En Beğendiğimiz Şiirler

Konusu 'Konu Dışı' forumundadır ve hsd tarafından 15 Nisan 2006 başlatılmıştır.

  1. hsd
    Offline

    hsd Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2005
    Mesajlar:
    2.582
    Beğenileri:
    300
    Ödül Puanları:
    93
    NECİP FAZIL KISAKÜREK
    ----------------------------------------------
    ZİNDANDAN MEHMETE MEKTUP

    Zindan iki hece.Mehmed'im lafta!
    Baba katiliyle baban bir safta!
    Bir de geri adam,boynunda yafta...

    Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
    Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!

    Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,
    Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
    Bu yol da tutuktur hapse düşeli...

    Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak
    Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

    Bir alem ki, gökler boru içinde.
    Akıl almazların zoru içinde
    Üstüste sorular soru içinde.

    Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
    Buradan insan mı çıkar,tabut mu?

    Bir idamlık Ali vardı,asıldı
    Kaydını düştüler,mühür basıldı.
    Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı

    Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
    Bahçeye diktiği üç beş karanfil...

    Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!
    Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat...
    Beni Allah tutmuş kim eder azat?

    Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...
    Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!

    Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
    Sayım var, maltada hizaya dizil!
    Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

    Insanlar zindanda birer kemmiyet;
    Urbalarla kemik,mintanlarla et.

    Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
    Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...
    Yalnız seccademin yönünde şefkat

    Beni kimsecikler okşamaz madem
    Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!

    Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
    Dakika düşelim,senelik paydan!
    Zindanda dakika farksız aydan

    Karıştır çayını zaman erisin
    Kopuk kopuk,duman duman erisin!

    Peykeler,duvara mihli peykeler
    Duvarda,başlardan yağlı lekeler
    Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...

    Duvar,katil duvar yolumu biçtin
    Kanla dolu sünger... Beynimi içtin

    Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
    Tek nokta seçemez dünyada nazar
    Yerinde mi acep,ölü ve mezar?

    Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
    Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

    Ses demir,su demir ve ekmek demir...
    İstersen demirde muhali kemir.
    Ne gelir ki elden,kader bu,emir...

    Garip pencerecik,küçük daracık;
    Dünyaya kapalı,Allah'a açık

    Dua,dua eller karıncalanmış;
    Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
    Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış

    Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
    İplik ki incecik,örer boşluğu

    Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
    Karanlığında nur,yeniden doğuş....
    Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!

    Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
    Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!

    Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte!
    Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
    Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

    Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
    Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir

    NECİP FAZIL KISAKÜREK BU ŞİİRİ R.TAYYİP ERDOĞAN SESLENDİRMİŞTİ DİNLEMENİZDE FAYDA VAR GÜZEL OKUMUŞ
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    İşim Acele

    Gökte zamansızlık hangi noktada?
    Elindeyse yıldız yıldız hecele!
    Hüküm yazılıyken kara tahtada
    İnsan yine çare arar ecele!

    Gençlik... Gelip geçti... bir günlük süstü;
    Nefsim doymamaktan dünyaya küstü.
    Eser darmadağın, emek yüzüstü;
    Toplayın esyamı, işim acele!

    (1972)

    Necip Fazıl Kısakürek
    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    ANNEME MEKTUP

    Ben bu gurbete ile düştüm düşeli,
    Her gün biraz daha süzülmekteyim.
    Her gece, içinde mermer döşeli,
    Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.
    Böylece bir lâhza kaldığım zaman,
    Geceyi koynuma aldığım zaman,
    Gözlerim kapanıp daldığım zaman,
    Yeniden yollara düzülmekteyim.
    Son günüm yaklaştı görünesiye,
    Kalmadı bir adım yol ileriye;
    Yüzünü görmeden ölürsem diye,
    Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim

    NECİP FAZIL KISAKÜREK
    -------------------------------------------------------------------------------------------------------
    ÇİLE

    Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...

    Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
    Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı

    Ateşten zehrini tattım bu okun,
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

    Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikat, al sana rüya!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

    Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çare diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünya etti hediye

    Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
    Makâni bir satıh, zamanı vehim.
    Bütün bir kainat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.

    Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Niçin küçülüyor eşya uzakta?
    Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu ögrensem asıl?

    Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selam sana haşmetli azap;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci gök, esrarını aç!
    Annemin duası, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    Uyku, katillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Teselli pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.

    Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...

    Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence.

    Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesafelerden!

    Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
    Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.

    Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

    Lugat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mimarının seçtiği arsa;
    Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?

    Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!

    Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

    Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.

    Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde mavera dede.
    Yandı sırça saray, ilahi yapı,
    Binbir avizeyle uçsuz maddede.

    Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    Içiçe mimari, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

    Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.

    Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şairlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

    Öteler öteler, gayemin malı;
    Mesafe ekinim, zaman madenim.
    Gökte saman yolu benim olmalı;
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.

    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuza varmak...


    NECİP FAZIL KISAKÜREK
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    Mehmet Akif Ersoy'un Şiirlerinden bir kaçı




    GİTME EY YOLCU



    Gitme ey yolcu, beraber oturup ağlaşalım

    Elemim bir yüreğin karı değil, paylaşalım

    Ne yapıp ye'simi kahreyleyeyim, bilmem ki?

    Öyle dehşetli muhitimde dönen matemki!

    Ah! Karşımda vatan namına bir kabristan yatıyor şimdi

    Nasıl yerlere geçmez insan

    Şu mezarlar ki uzanmış gidiyor, ey yolcu

    Nereden başladı yükselmeye, bak, nerede ucu

    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    KOSOVA



    Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova

    Sen misin yoksa hayalin mi vefasız kosova

    Hani binlerce mefahirdi senin her adımın

    Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım'ın

    Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid

    Söyle Meşhed öpeyim secde edip toprağını

    Yokmudur Murad'ın sende iki üç damla kanı
    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    ŞEHİTLER ABİDESİ İÇİN



    Gökkubbenin altında yatar, al kan içinde,

    Ey yolcu, şu toprak için can veren erler.

    Hakk'ın bu veli kulları taş türbeye girmez,

    Gufrana bürünmüş, yalınız Fatiha bekler
    --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDEN



    Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar

    Naradan çalkanıyor, öyle ya... HÜrriyet var!



    Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:

    Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.



    Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;

    Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın;



    Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,

    Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!



    Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;

    Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!



    Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,

    En ağır başlısının bir zili eksik, belli!



    Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.

    Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!



    Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak

    -Yaşasın

    -Kim yaşasın?

    -Ömrü olan.

    -Şak! Şak! Şak!



    Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!

    Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.



    Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;

    Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.



    "Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı"

    Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!



    İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad

    Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.



    Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...

    Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.



    Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,

    Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,



    Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;

    Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.



    Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine

    Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.



    Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,

    Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.



    İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit

    Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it



    Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,

    Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.



    Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa'ya...

    Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya.



    Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını,

    Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını...



    Analık ilmi için Paris'e, yüksünmeyerek...

    Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek.
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE



    Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi?

    En kesif orduların, yükleniyor dördü beşi



    Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...

    O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,



    Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor;

    Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!



    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.



    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...

    Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...



    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?

    "Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.



    Herc ü merc ettiğin edvara yetmez o kitab...

    Seni ancak ebediyyetler eder istiab.



    "Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;

    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;



    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle,

    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;



    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;

    Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;



    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,

    Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,



    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;

    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;



    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...

    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.



    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,

    Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin'i,



    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...

    Sen ki islamı kuşatmış, doğuyorken hüsran,



    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;

    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;



    Sen ki; a'şara gömülsen taşacaksın... Heyhat,

    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...



    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,

    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    İBRAHİM SADRİ

    BİZİM DE YAŞADIĞIMIZ



    bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim

    bizde soluk alıp vermekteyiz

    yani yer insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri

    bir kırçiçeğini

    çimeni toprağı börtü böceği

    kurban bayramlarında kınalı koçları

    başları eloyası işlemeli yenmeni ile kapalı

    bembeyaz saçları kırış kırış alınlı

    pencere kenarlarında oğullarını bekleyen anaları

    bizimde yaşadığımız hayattır kardeşim

    günün birinde resmi kayıtlara

    evraklara sicillere ve dosyalara geçtiyse de adımız

    fotoğrafımızın üstüne bir mühür basıldıysa da

    bir önden bir yandan göründüysek de sabıka

    kayıtlarında

    bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim

    bizde soluk alıp vermekteyiz

    yani her insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri

    nezarethaneleri bildiğimiz kadar

    koğuş raconlarını bildiğimiz kadar

    iflah etmez mapusane türkülerini bildiğimiz kadar

    güzel şeyleri de biliriz kardeşim

    kalbim ağrıyorsa da kardeşim

    gönlüm bunalıyorsa da

    tedirginsem kuşkuluysam

    kalın kitapların yazdığına bakarsan

    acayip suçluysam

    havada ihanet

    dışarıda sıcak

    duvarlarda yazılar

    kalbimizde acılar varsa da

    bizimde yaşadığımız hayattır kardeşim

    mektubun geldi bugün haziran

    kimselere göstermediğin ak saçlarının kıvrımlarından

    haberin geldi


    iki damla göz yaşın sarı kağıtta

    çok bakarsın yağmur yağan da

    ıslak ve buğulu camların ardından bilirim

    bilirim, acı

    nasıl da oturur adam yüreğine

    ne var yani işte

    iyiyim diyorum ya

    inan olsun iyiyim anne

    insan gerçekten iyi oluyor, iyiyim dedikçe

    bak üzülme

    yazıyorum bir daha

    ne'olur üzülme

    üzülmüyor analar

    oğuları üzülme dedikçe

    bizimde yaşadıgımız hayattır kardeşim

    bizde soluk alıp vermekteyiz

    yani yer insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri

    bir kırçiçeğini

    çimeni toprağı börtü böceği

    kurban bayramlarında kınalı koçları

    başları eloyası işlemeli yenmeni ile kapalı

    bembeyaz saçları kırış kırış alınlı

    pencere kenarlarında oğullarını bekleyen anaları

    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    sizlerde paylaşırsanız memnun olurum hsd.
     
  2. hsd
    Offline

    hsd Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2005
    Mesajlar:
    2.582
    Beğenileri:
    300
    Ödül Puanları:
    93
    ÇANAKKALE ŞİİRLERİ


    BİR YOLCUYA
    ( Bu şiir Gelibolu yamaçlarında yazıldı.).

    Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın, Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

    Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda, Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
    İstiklal uğrunda, namus yolunda, Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

    Bu tümsek, koparken büyük zelzele, Son vatan parçası geçerken ele,
    Mehmed’in düşmanı boğuldu sele, Mübarek kanını kattığı yerdir.

    Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin, Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
    Bir harbin sonunda, bütün milletin, Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

    NECMETTİN HALİL ONAN
    -----------------------------------------------

    EN SEVDİĞİM DE İÇLERİNDE BUDUR ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE BAŞKA HİÇBİR SÖZ ANLATAMAZ

    ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

    Su boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?En kesif orduların yükleniyor dördübeşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara' ya-
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
    Ne hayasızca tahassüd ki ufuklar kapalı!Nerde-gösterdiği vahşetle " bu, bir Avrupalı
    Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,Varsa gelip açılıp mahpesi, yahut kümesi
    Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-i beşer,
    Kaynıyor kum gibi... mahşer mi, hakikat mahşer.Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında
    Ostralya' yla beraber bakıyorsun: Kanada!Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk;
    Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne bela...Hani, taunada züldür bu rezil istila!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-u asil,
    Ne kadar gözdesi mevcud ise hakkiyle sefil,
    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına.
    Maske yırtılmasa hala bize afetti o yüz...Medeniyyet denilen kahpe, hakikat,yüzsüz.
    Sonra mel' undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: eder her biri bir mülkü harab.Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a' makı;Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin:
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam;
    Atılan her lağamın yaktığı yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müthiş tipidir: savrulur enkaz-i beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.Top tüfekten daha sık, gülle yağanmermiler..
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;Alınır kal' a mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, haşa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te'sis-i ilahi o metin istihkam.Sarılır, indirilir mevk-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun'-u beşer;Bu göğüslerse Huda' nin ebedi serhaddi;
    "O benim sun'-u bediim, onu çiğnetme! " dedi.
    Asım’ın nesli.diyordum ya.nesilmiş gerçek;İşte çiğnetmedi namusunu,çiğnetmeyecek
    Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düsmüs,asker!Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid' i
    Bedr' in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?"
    Gömelim gel seni tarihe!"desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitap..Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
    "Bu, taşındır" diyerek Kabe' yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
    Ebr-i nisani açık türbene çatsam da tavan,Yedi kandilli Süreyya' yı uzatsam oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağbiri, akşamları,sarsam yarana.Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini;Şark’ın en sevgili sultanı Selahaddin' i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran..Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;Sen ki,ruhunla beraber gezer ecrami adin
    Sen ki, a'sara gömülsen taşacaksın...Heyhat!..
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
    Ey sehid oğlu sehid, isteme benden makber,Sana aguşunu açmış duruyor Peygamber.

    Mehmed Akif Ersoy

    -------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


    BÜLENT ECEVİT

    ÇANAKKALE

    "Söyle Arkadasim" dedi Anadolulu Mehmet yanibasindaki Anzak erine
    "nereden kopup gelmissin, neden çökmüs bu mahsunluk üzerine?"
    "DUNYANIN ÖBÜR UCUNDAN" dedi gencecik Anzak "Öyle yazmislar mezar tasima.
    dogdugum yerler öylesine uzak, örtündügüm topraksa gurbet bana."
    "Dert edinme arkadasim"dedi Mehmet "degil mi ki bizlerle birlesti kaderin,
    degil mi ki yurdumuzun koynundasin ilelebet, sende artik bizdensin,
    sende bencileyin bir Mehmet"
    Çanakkale'de topraginin üstü cennet alti mezar
    kavga bitmis mezarlarda kaynas olmus yiten canlar.
    "ya sen dedi Mehmet oyun çagindaki Ingiliz erine,
    "yasin ne senin kardes böylesine erken buralarda isin ne?"
    "yasim sonsuza dek onbes" dedi ufak tefek Ingiliz eri.
    "köyümde askercilik oynar costururdum trampetimle bizimkileri
    derken kendimi cephede buldum oyun muydu, gerçek miydi anlamadan,
    bir sahici kursunla vuruldum. Sustu boynumdaki trampet,
    son verildi böylece oyundan bozma isime Gelibolu'da bana da bir mezar kazildi
    mezar tasima ON BESINDE TRAMPETÇI" yazildi.
    Öyküm de künyem de bundan ibaret."
    Yagmur yagiyordu usul usul topraga gozyaslari düserek üstüne sanki
    damla damla agliyordu uzaktan uzaga sahibini yitiren bir trampet
    "ya sizler" dedi Mehmet dünyanin dört kitasindan mezarlar dolusu erlere,
    "hangi rüzgar savurdu sizleri bu bilmediginiz yerlere"
    kimi Ingilizdi, kimi Iskoç kimi Fransizdi, kimi Senegalli kimi Hintli kimi Nepalli
    kimi Avustralya'dan kimi yeni Zelanda'dan Anzak gemiler dolusu asker
    her biri niye geldiginden habersiz Gelibolu'nun oya gibi koylarindan sizarak
    tirmanmislardi daga bayira siper siper yara gibi yarilan toprak
    mezar olmustu savas ardindan onlara.
    Kiminin BURADA YATTIGI SANILIR Kiminin ADI BILINSE DE MEZARI BILINMEZ
    kiminin de mezar tasinda on alti on yedi on sekiz yasinda
    EBEDI ISTIRAHATE ÇEKILDIGI yazili.
    Çanakkale topraklarinda, her birinin erken biten yasam öyküsü
    eski yazitlar gibi taslara böyle kazili.
    Anlamaz miyim" dedi "halinizden kardesler"
    adina yazili tasi bile olmayan asker Anadolulu Mehmet
    ben de yuzyillarca yaban ellerde neyin ugruna bilmeden can vermisim
    kendi yurdum ugruna can vermenin tadina ilk kez Çanakkale'de ermisim.
    Ugrunda can verdikce vatandi ancak ekip biçtigim padisah mülkü toprak
    degil mi ki sizler alamasaniz bile bu topraklar almis sizi sizleri basmis bagrina
    sizlere de vatan sayilir artik Çanakkale.
    Çanakkale'de topraginin üstü cennet alti mezar
    kavga bitmis mezarlarda kaynas olmus yiten canlar.
    Bir garip savasti Çanakkale savasi kizistikça kizginligi dindiren
    ara verildikçe atese düsmani kardese döndüren bir savasti.
    Kiyasiya bir savasti ama saygi üreten bir savas yaklastikça birbirine
    karsilikli siperler gönüller de yakinlasti düstükçe vurusanlar topraga
    dostlar gibi kaynasti.
    Savas bitti.Ölenler kaldi saglar gitti köylü köyune döndü evli evine
    kir çiçekleri geldiler akin akin çekilen askerlerin yerine
    yaban gülleri, dag laleleri, papatyalar,kilim kilim yayildilar topraga.
    Siper siper topragin savas yaralarini örttüler
    koyunlar koruganlari yuva yapti kendine kuslar döndü gökyüzüne kursunlarin yerine.
    Çiçegiyle yemisiyle yesiliyle silah yerine saban tutan elleriyle
    geri aldi savas alanlarini doga can geldi topraga silindikçe kan izleri.
    Yeryüzünde cennet oldu öylece o cehennem savas yeri
    simdi Çanakkale Gelibolu bahçe bahce, ülke ülke mezar dolu.
    Üstü cennet alti mezar Çanakkale topraginin
    kavga bitmis mezarlarda kaynas olmus yiten canlar.
    Huzur içinde uyusun vurustuklari toprakta
    kavgadan kinden uzakta yanyan dostça yatanlar.

    BÜLENT ECEVIT
    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
     
  3. Karasan
    Offline

    Karasan Özel Üye

    Katılım:
    18 Ocak 2006
    Mesajlar:
    2.597
    Beğenileri:
    2.070
    Ödül Puanları:
    0
    Nazım Hikmet Ran, Kuvay-i Milliye'den...

    Saat 2.30.
    Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
    ne ağaç, ne kuş sesi,
    ne toprak kokusu vardır.
    Gündüz güneşin,
    gece yıldızların altında kayalardır.
    Ve şimdi gece olduğu için
    ve dünya karanlıkta daha bizim,
    daha yakın,
    daha küçük kaldığı için
    ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
    evimize, aşkımıza ve kendimize dair
    sesler geldiği için
    kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
    okşayarak gülümseyen bıyığını
    seyrediyordu Kocatepe'den
    dünyanın en yıldızlı karanlığını.
    Düşman üç saatlik yerdedir
    ve Hıdırlık-tepesi olmasa
    Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
    Küzeydoğuda Güzelim-dağları
    ve dağlarda tek
    tek
    ateşler yanıyor.
    Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
    ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
    şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
    Akarçay belki bir akar su,
    belki bir ırmak,
    belki küçücük bir nehirdir.
    Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
    ve kılçıksız yılan balıklarıyla
    Yedişehitler kayasının gölgesine girip
    çıkar.
    Ve kocaman çiçekleri eflâtun
    kırmızı
    beyaz
    ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
    haşhaşların arasından akar.
    Ve Afyon önünde
    Altıgözler Köprüsü'nün altından
    gündoğuya dönerek
    ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
    Büyükçobanlar Köyü'nü solda
    ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
    gider.

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam
    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
    Kim bilir onlar ne kadar büyük,
    ne kadar uzundular?
    Birçoğunun adını bilmiyordu,
    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
    Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek
    tek
    ateşler yanıyordu.
    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
    şayak kalpaklı adam
    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
    güzel, rahat günlere inanıyordu
    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
    birdenbire beş adım sağında onu gördü.
    Paşalar onun arkasındaydılar.
    O, saatı sordu.
    Paşalar : «Üç,» dediler.
    Sarışın bir kurda benziyordu.
    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
    Yürüdü uçurumun başına kadar,
    eğildi, durdu.
    Bıraksalar
    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
    Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

    Saat 3.30.

    Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
    manga mevziindedir.

    İzmirli Ali Onbaşı
    (kendisi tornacıdır)
    karanlıkta gözyordamıyla
    sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
    baktı manga efradına birer birer :
    Sağda birinci nefer
    sarışındı.
    İkinci esmer.
    Üçüncü kekemeydi
    fakat bölükte
    yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
    Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
    Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
    tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
    Altıncı,
    inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
    memlekette toprağını ve tek öküzünü
    ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
    kardeşleri onu mahkemeye verdiler
    ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
    ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
    Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
    Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
    ve gözünü kırpmadan
    daha bir hayli yara alabilir,
    yine de dimdik ayakta kalabilir.
    Sekizinci,
    İbrahim,
    korkmıyacaktı bu kadar
    bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
    birbirine böyle vurmasalar.
    Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
    tavşan korktuğu için kaçmaz
    kaçtığı için korkar.

    Saat 4.

    Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
    On ikinci Piyade Fırkası.
    Gözler karanlıkta, uzakta.
    Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
    Herkes yerli yerinde.
    Tabur imamı
    mevzideki biricik silâhsız adam :
    ölülerin adamı,
    kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
    durdu boyun büküp
    el kavuşturup
    sabah namazına.
    İçi rahattır.
    Cennet, ebedî bir istirahattır.
    Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
    meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
    Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

    Saat 4.45.

    Sandıklı civarı.
    Köyler.
    Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
    çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
    Çukurova beygiri
    kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
    dizkapaklarında kan,
    kantarmasında köpük...
    İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
    atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
    Geride, köylerde bir horoz öttü.
    Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
    ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
    Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
    bir başka horoz vardır :
    baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
    Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
    çorbasını yapmışlardır...

    Saat beşe on var.

    Kırk dakka sonra şafak
    sökecek.
    «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
    Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
    On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
    ve onların genci, uzunu,
    Darülmuallimin mezunu
    Nurettin Eşfak,
    mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
    konuşuyor :
    -Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
    bilmem ki, nasıl anlatsam,
    Âkif, inanmış adam,
    fakat onun, ben,
    inandıklarının hepsine inanmıyorum.
    Meselâ, bakın :
    «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
    Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize.
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize.
    Bir şarkı istiyorum
    zaferden sonrasına dair.
    «Kim bilir belki yarın...»

    Saat beşe beş var.

    Dağlar aydınlanıyor.
    Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
    Gün ağardı ağaracak.
    Kokusu tütmeğe başladı :
    Anadolu toprağı uyanıyor.
    Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
    ve pırıltılar görüp
    ve çok uzak
    çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
    bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
    ön safta, en ön sırada,
    şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

    Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
    yaşı yirmi birdi.
    Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
    kalktı ayağa.
    Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
    Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
    öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
    bütün ömrünü ve hâtırasını
    ve yedi buçukluk bataryasını
    ağlanacak kadar küçük buluyordu.

    Yüzbaşı sordu :
    - Saat kaç?
    - Beş.
    - Yarım saat sonra demek...

    98956 tüfek
    ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
    yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
    bütün âletleriyle
    ve vatan uğrunda,
    yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
    Birinci ve İkinci ordular
    baskına hazırdılar.

    Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
    beygirinin yanında duran
    sarkık, siyah bıyıklı süvari
    kısa çizmeleriyle atladı atına.
    Nurettin Eşfak
    baktı saatına :
    - Beş otuz...
    Ve başladı topçu ateşiyle
    ve fecirle birlikte büyük taarruz...

    Sonra.
    Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
    Bunlar :
    Karahisar güneyinde 50
    ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

    Sonra.
    Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
    Aslıhanlar civarında
    30 Ağustosa kadar.

    Sonra.
    Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
    Esirler arasında General Trikopis :
    Alaturka sopa yemiş bir temiz
    ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

    Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
    Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
    Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
    buraya gönderenler öldürdü seni...»

    Sonra.
    Sonra, 31 Ağustos günü
    ordularımız İzmir'e doğru yürürken
    serseri bir kurşunla vurulan
    Deli Erzurumluydu.
    Devrildi.
    Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
    Baktı yukarı,
    baktı karşıya.
    Gözler hayretle yandılar :
    önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
    her seferkinden kocamandılar.
    Ve bu postallar daha bir hayli zaman
    üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
    seyredip güneşli gökyüzünü
    ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
    Sonra...
    Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
    ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
    yüzlerini toprağa döndüler...

    Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
    Kan içindeydi yüzü gözü.
    Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
    Kaçanı kovalamıyordu yalnız
    ulaşmak da istiyordu bir yerlere
    ve sadece kahretmiyor
    yaratıyordu da.
    Ve kılıçların,
    nalların,
    ellerin
    ve gözlerin pırıltısı
    ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
    Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
    ve şu türküyü duydu :
    «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
    ve ipek bir halıya benziyen toprak,
    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
    yok edin insanın insana kulluğunu,
    bu dâvet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
    ve bir orman gibi kardeşçesine,
    bu hasret bizim...»
     
  4. sarc4stic
    Offline

    sarc4stic Özel Üye

    Katılım:
    19 Nisan 2005
    Mesajlar:
    3.239
    Beğenileri:
    2.239
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    Satış Temsilcisi
    Yer:
    Istanbul
    Tam Nazım Hikmet yokmu dicektim, Karasan yetişmiş ;)
     
  5. adrenalinshot
    Offline

    adrenalinshot Üye

    Katılım:
    24 Ocak 2006
    Mesajlar:
    354
    Beğenileri:
    21
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    öğrenci
    Yer:
    bursa
    Ne hasta bekler sabahı,
    Ne taze ölüyü mezar!
    Ne de şeytan günahı,
    Seni beklediğim kadar!...




    Mükemmel bir dörtlük Necip Fazıl olması gerekiyor yazanı...Bilenler devamını yazabilirmi aklımda tam olarak bu kadarı var...çok mükemmel bir dörtlük...
     
  6. adrenalinshot
    Offline

    adrenalinshot Üye

    Katılım:
    24 Ocak 2006
    Mesajlar:
    354
    Beğenileri:
    21
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    öğrenci
    Yer:
    bursa
    Bizim şarap içmemiz ne keyfimizden,
    Ne dine, edebe karşı gitmemizden...
    Bir ana geçmek istiyoruz kendimizden,
    İçip içip sarhoş olmamız bu yüzden...

    <<Hayyam>>
     
  7. FleXoR
    Offline

    FleXoR Özel Üye

    Katılım:
    5 Aralık 2005
    Mesajlar:
    7.062
    Beğenileri:
    10.104
    Ödül Puanları:
    123
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    Antrenör - Yazar
    Yer:
    Kırklareli & sivas
    evet necip fazılın en sevdiğim şiirlerinden biri bu

    BEKLENEN

    Ne hasta bekler sabahı,

    Ne taze ölüyü mezar,

    Ne de şeytan, bir günahı,

    Seni beklediğim kadar.



    Geçti, istemem gelmeni,

    Yokluğunda buldum seni;

    Bırak vehmimde gölgeni,

    Gelme, artık neye yarar?
     
  8. tamiyatr
    Offline

    tamiyatr Üye

    Katılım:
    24 Şubat 2006
    Mesajlar:
    123
    Beğenileri:
    10
    Ödül Puanları:
    0
    Ben bu forumda Nazım Hikmet hayranlarını duyunca çok şaşırdım ve bu şaşkınlığıma ilk defa sevindim ustanın bu şiiride benı çok etkiler.
    MAVİ GÖZLÜ DEV, MİNNACIK KADIN
    VE HANIMELLERİ

    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Kadının hayali minnacık bir evdi,
    bahçesinde ebruliii
    hanımeli
    açan bir ev.

    Bir dev gibi seviyordu dev.
    Ve elleri öyle büyük işler için
    hazırlanmıştı ki devin,
    yapamazdı yapısını,
    çalamazdı kapısını
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan evin.

    O mavi gözlü bir devdi.
    Minnacık bir kadın sevdi.
    Mini minnacıktı kadın.
    Rahata acıktı kadın
    yoruldu devin büyük yolunda.
    Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
    girdi zengin bir cücenin kolunda
    bahçesinde ebruliiii
    hanımeli
    açan eve.

    Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
    dev gibi sevgilere mezar bile olamaz :
    bahçesinde ebruliiiii
    hanımeli
    açan ev..


    ve şu sözü hiç aklımdan çıkmaz

    yanlış hatırlamıyorsam

    DAVET

    Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
    bu memleket bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplakve ipek bir halıya benziyen tobu cehennem, bu cennet bizim.Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,yok edin insanın insana kulluğunu,bu dâvet bizim...Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hürve bir orman gibi kardeşçesine,bu hasret bizim...
     
  9. adrenalinshot
    Offline

    adrenalinshot Üye

    Katılım:
    24 Ocak 2006
    Mesajlar:
    354
    Beğenileri:
    21
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    öğrenci
    Yer:
    bursa
    Burasını biliyordumda karıştırıyordum hep teşekkürler flexor hocam...Bu arada arkadaşım anlattı bu şiirle ilgili bir hikaye Onur Akın olması gerekiyor hikayeyi anlatan.Bir televizyon programında lise aşkını anlatmış...Ve bu şiirin ilk baştan ilk kıtasını sölemiş kıza aradan bişeyler geçmiş işte tam hatırlamıyorum sonra 2. kıtasını mükemml bir hikayeydi ağlıcaktım az daha arkadaşım bana anlatırken...Bilenler varsa tam olarak paylaşabilir mi bizimle?
     
  10. SCHWARZXXL
    Offline

    SCHWARZXXL Özel Üye

    Katılım:
    15 Mart 2006
    Mesajlar:
    3.591
    Beğenileri:
    4.610
    Ödül Puanları:
    123
    Cinsiyet:
    Bay
    Şiirle çok yoğun alakam yoktur ama ben de ekleyeyim madem sevdiğim bir tane..

    Geri Gelen Mektup

    Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
    Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
    Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?
    Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.

    Gün, senden ışık alsa da bir renge bürünse;
    Ay, secde edip çehrene, yerlerde sürünse;
    Herşey silinip kayboluyorken nazarımdan,
    Yalnız o yeşil gözlerinin nuru görünse...

    Ey sen ki kül ettin beni onmaz yakışınla,
    Ey sen ki gönüller tutuşur her bakışınla!
    Hançer gibi keskin ve çiçekler gibi ince
    Çehren bana uğrunda ölüm hazzı verince
    Gönlümdeki azgın devi rüzgarlara attım;
    Gözlerle günah işlemenin zevkini tattım.
    Gözler ki birer parçasıdır sende İlahın,
    Gözler ki senin en katı zulmün ve silahın,
    Vur şanlı silahınla gönül mülkü düzelsin;
    Sen öldürüyorken de vururken de güzelsin!

    Bir başka füsun fışkırıyor sanki yüzünden,
    Bir yüz ki yapılmış dişi kaplanla hüzünden...
    Hasret sana ey yirmi yılın taze baharı,
    Vaslınla da dinmez yine bağrıdaki ağrı.
    Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
    Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!
    Hasret çekerek uğruna ölmek de kolaydı,
    Görmek seni ukbadan eğer mümkün olaydı.

    Dünyayı boğup mahşere döndürse denizler,
    Tek bendeki volkanları söndürse denizler!
    Hala yaşıyor gizlenerek ruhuma 'Kaabil'
    İmkanı bulunsaydı bütün ömre mukabil
    Sırretmeye elden seni bir perde olurdum.
    Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum.

    Mehtaplı yüzün Tanrı'yı kıskandırıyordur.
    En hisli şiirden de örülmez bu güzellik.
    Yaklaşması güç, senden uzaklaşması zordur;
    Kalbin işidir, gözle görülmez bu güzellik...

    Hüseyin Nihal Atsız
     
  11. misafir
    Offline

    misafir Üye

    Katılım:
    22 Ocak 2006
    Mesajlar:
    11
    Beğenileri:
    0
    Ödül Puanları:
    11
    Cinsiyet:
    Bay
    Yer:
    Tekirdağ
    BAYRAK

    Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü
    Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.
    Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

    Sana benim gözümle bakmayanın
    Mezarını kazacağım.
    Seni selamlamadan uçan kuşun
    Yuvasını bozacağım.

    Dalgalandığın yerde ne korku ne keder...
    Gölgende bana da, bana da yer ver!
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar!
    Yurda, ay-yıldızının ışığı yeter.

    Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
    Kızıllığında ısındık;
    Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
    Gölgene sığındık.

    Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı;
    Barışın güvercini, savaşın kartalı...
    Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
    Senin altında doğdum,
    Senin dibinde öleceğim.
    Tarihim, şerefim, şiirim, herşeyim;
    Yer yüzünde yer beğen:
    Nereye dikilmek istersen
    Söyle seni oraya dikeyim!

    Arif Nihat Asya
     
  12. saydam
    Offline

    saydam Özel Üye

    Katılım:
    4 Eylül 2004
    Mesajlar:
    7.079
    Beğenileri:
    1.905
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    serbest
    Yer:
    Academic Sport Center
    bu konunun gidisati forum kurallarina aykiri olacak gibi gözüküyor arkadaslar....
     
  13. StRoNgMaN
    Offline

    StRoNgMaN Yeni Üye

    Katılım:
    18 Eylül 2005
    Mesajlar:
    462
    Beğenileri:
    73
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    sporcu
    Yer:
    istanbul
    asık veysel satıroglu;

    atatürk e agıt
    Ağlayalım Atatürk'e
    Bütün dünya kan ağladı
    Başboğa olmuştu mülke
    Geldi ecel can ağladı

    Şüphesiz bu dünya fani
    Tanrı'nın aslanı hani
    İnsi cinsi cem'i mahluk
    Hepisi birden ağladı

    Doğu batı cenup şimal
    Aman tanrım bu nasıl hal
    Atatürk'e erdi zeval
    Yas çekip nevsen ağladı

    İskender-i Zulkarneyn
    Çalışmadı bunca leğin
    Her millet Atatürk deyi
    Cemiyet-i akvam ağladı

    Atatürk'ün eserleri
    Söylenecek bundan geri
    Bütün dünyanın her yeri
    Ah çekti vatan ağladı

    Fabrikalar icad etti
    Atalığın ispat etti
    Varlığın Türk'e terk etti
    Döndü çark devran ağladı

    Bu ne kuvvet bu ne kudret
    Varıdı bunda bir hikmet
    Bütün Türkler İnönü İsmet
    Gözlerinden kan ağladı

    Tren hattı tayyareler
    Türkler giydi hep kareler
    Semerkand'ı Buhara'lar
    İşitti her yan ağladı

    Siz sağ olun Türk gençleri
    Çalışanlar kalmaz geri
    Mareşal Fevzi'nin askerleri
    Ordular teğmen ağladı

    Zannetme ağlayan gülmez
    Aslan yatağı boş kalmaz
    Yalınız gidenler gelmez
    Felek-el mevt'in elinden
    Her gelen insan ağladı

    Uzatma Veysel bu sözü
    Dayanmaz herkesin özü
    Koruyalım yurdumuzu
    Dost değil düşman ağladı
     

Sayfayı Paylaş