Detoks

Konusu 'Sağlık & Sakatlanma' forumundadır ve Mestano tarafından 17 Ekim 2008 başlatılmıştır.

Watchers:
Başlığı izleyen üye sayısı: 4 üye.
  1. Mestano
    Offline

    Mestano Yeni Üye

    Katılım:
    29 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    1.167
    Beğenileri:
    363
    Ödül Puanları:
    0
    Evet arkadaşlar önceden belirttiğim gibi detoksu anlatmaya başlıyorum. Detoksu bölümler(partlar) halinde anlatacağım. Bunun sebebi anlatılmak istenenin zihinlerde daha iyi yer edinmesi ve karmaşıklıktan kurtulmak. Tahminim bu yazı dizisi 10-15 part arası olacaktır.


    Part1: Doku Kirliliği

    Son yıllarda çevre kirliliği hava, besin ve su kaynaklarımızı fazlasıyla etkiler oldu. Yaşam ortamlarımızdaki bu radikal bozulma kanser, AIDS, kalp hastalıkları, karaciğer enfeksyonları, solunum rahatsızlıkları, sinirsel bozukluklar ve daha birçok diğer hastalığı dünyanın geneline yaydı. Klasik tıp gelişmiş ilaç ve ameliyat silahlarına rağmen bu saldırada genel olarak başarısız kaldı.

    Eko-sisteme atılan hertürlü zehir, aynı şekilde insanın biyo-sistemine sızar. Havanın, yiyeceklerin ve suyun kirliliği kanın, dokuların ve hücresel sıvıların kirlenmesine sebep olur, bozulma ve hastalıklar için gerekli ortamı sağlar.

    Çevre kirliliği söz konusu olmasa bile insan vücudu kendi iç yan ürünleri sonucu iç toksinler üretir. Glikoz ve oksijenin enerji amacıyla yakılmasıyla asit atıklar ve karbondioksit gibi diğer zehirli yan ürünler oluşur. Örneğin; laktik asit (kas çalışması sonucunda ortaya çıkan toksik asit). Veya sindirilen, ölü hücreler vs.

    Sağlıklı bir vücutta metobalizma atıkları boşaltım organlarınca atılır, vücut kendini doğal yoldan arındırır. Vücudun doğal arınma ve temizlenme mekanizmalarının çalışmaması veya toksinlerin aşırı birikmesi sonucu "kan zehirlenmesi" oluşur ve hastalıklar için gerekli ortam sağlanır.

    Vücutta toksinlerin tutulmasının iki sebebi vardır: Birincisi yiyeceklerde, havada ve suda var olan çevresel toksinlere bağlı aşırı toksin yüklenmesi; diğeri ise sağlıksız kişisel alışkanlıklar, aşırı yorgunluk ve marjinal, hiperaktif yaşam sonucu zayıflayan sinir sistemi sebebiyle atılımın aksaması. Ancak sebep ne olursa olsun sonuçlar aynıdır: Kan zehirlenmesi.

    En iyisi biz kan zehirlenmesinin doğasını daha yakından inceleyelim. Sağlıklı bir vücutta kan ve diğer vücut sıvıları deniz suyu gibi alkaliktir ayrıca dokular ve hücrelerde oksijenle beslenmiş olmalıdırlar. Buna göre alkaliklik ve oksijen sağlıklı olmanın, güçlü bağışıklık sisteminin şartlarındandır. Örneğin baktariyel, virütik ve mantar kökenli enfeksyonlar oksijenle yeterince beslenmiş ve alkalik dokularda gelişemezlar(biyoloji derslerini hatırlayın, ağzı açık tüpün üst kısmında aerobik alt kısmında anaerobik bakteriler barınırlardı hani) ve neredeyse tüm mikroplar ve toksinler bu ortamda etkisiz hale gelirler. Ancak içsel kirlilik oranı arttığı zaman alkalilik ve oksijen düzeyleri düşer ve kan kirliliği durumu oluşur. Bu durum iki şekildedir: fazla asit(asidoz) ve yetersiz oksijen(hipoksi).

    Asidoz ve hipoksi, bakterilerin, virüslerin, mantarların ve diğer mikropların vücudu istila edip üremesi için uygun ortamdır. Vücudu giren mikropların neredeyse tamamı anaerobiktir(oksijensiz solunum yaparlar), yani toksik dokular gibi oksijensiz ortamda gelişirler. Louis Pasteur mikrop teorisini ortaya attığından beri tıp(özellike batı tıbbı) her hastalığın hasta dokular içinde bulunan, o hastalığa özel mikroplardan kaynaklandığını ve tedavinin, hastalığın o mikropların yok edilmesi şeklinde bir anlayışa takılıp kaldı. Sonuçta insan vücudu ilaçlar ve mikroplar arasında bir savaş alanı oldu.

    Mikroplardan korkuyoruz, çünkü onlar hakkında bilgisiz, aslında kormamız gereken azalan iç direncimizdir. Patojenlerin insan vücudunda barınması için gerekli iki temel şart: Asit oranı yüksekliği ve yetersiz oksijendir. Şarap yapan birine sorun isterseniz(babamın şarap ürettiğinide belirterek bu konuda ahkam kesiyorum) şarap fermentasyonu için kullandıkları bakterilerin(anaerobik yani oksijensiz solunum yapanlardır bunlar) oksijene maruz kalmadan, asitli bir ortama ihtiyacı olduğunu doğrulayacaktır. Nitekim mikrop teorisini ortaya atan Pasteur ölüm döşeğindeyken "ortam herşeydir" diyerek mikrop teorsinden vazgeçmiştir. Sonuç olarak kanda mikropların bulunması herhangi bir hastalığın ana sebebi değil, kan kirliliğinin göstergesidir. Kan kirliliği, mikroplar için gerekli üreme ortamını yaratır ve dolayısıyla tüm hastalıkların ana sebebini oluşturur.

    Bu bilgiler kanserin anlaşılmasında ve tadavisinde önem kazanmıştır. Dr.Otto Warburg, 1931 yılında istisnasız tüm kanser türlerinin iki temel koşul olan asidoz ve hipoksi ile tanımlabileceğini bularak Nobel Tıp Ödülü'nü almıştır. Mikroplar gibi kanser hücreleri de gelişmek için, içinde fermantasyon bakterileri kadar hızlı üreyebildikleri asidik ve oksijensiz ortama ihtiyaç duymaktadırlar. Bu buluşun da gösterdiği gibi, kanseri tedavi etmenin en iyi yolu kanı ve dokuları alkalik yaparak ve oksijenle besleyerek kanser hücrelerinin gelişebileceği şartları yok etmektir. Ancak modern tıp Dr.Warburg'un çalışmalarını tamamen göz ardı etmiş ve kanserle mikroplarla savaştığı gibi savaşmayı tercih etmiştir. Ne yazıkki yapılan tedavi biçimleri( kimyasal ilaçlar, radyasyon terapiler, ameliyat ile var olan bölgenin kesilip alınması vs. ) vücudun doğal ve iyileşme tepkilerini dizginlemiş, hastalığın gerçek sebeplerini ağırlaştırmıştır.
    Bundan 100 sene önce kanserden ölüm oranı binde birin altındaydı. Şimde ise dörtte bire gelmiş durumda ve bu dört kişiden biri bu sebeple hayatını kaybetmektedir. Bazılarının kalımtısal yatkınlıktan bahsettiği söyleniyor, ne yazıkki bu saçmalıktan öte birşey değildir. Bu sabah kadın programlarını birçoğunu izledim ve kanseri sebepleri üzerlerinde durduklarını gördüm, orada ünlü bir onkolog beni resmen tasdik ederek," kanserin sebepleri arasında kalıtımın oranı %5-10 arasıdır" dedi. Nitekim eğer kalıtımsal olsaydı bundan yüz sene evvel oran binde birin altında olmazdı.

    Gerçek şu ki, kanser vakalarının %80-90'ının temel çevresel faktörlerle izi sürülebilir ve beslenme alışkanlıkarı bunun önemli bir bölümünü oluşturur. Dış kanyaklardan alınan toksinler vücutta birikir ve iltihaplanır; bu da doku ve kan kirliliği yoluyla kanserin var olması için ihtiyaç duyduğu asidoz ve hipoksi ortamını yaratır. Kanserin çözümü ilk başta oluşmasına izin veren, birikerek artan doku kirliliğini ve toksinleri temizlemektir. Ne yazıkki kirlenmenin çözümü yoktur ancak bazı basit önlemler ile zehirlerin kritik düzeye gelmesini engelleyerek hastalık sebeplerinide engellersiniz. Sizde hoş karşılarsınızki kanser veya bahsettiğim diğer hastalıklarla mücadele şeklinin değişmemesi ilaç sektörünün ve bu alanda hizmet veren diğer alanların işine gelmesidir.

    Kanser, doku kirlenmesinin ölümcül ve son aşamasıdır, oluşması uzun yıllar alsada, birçok kişi bu yıllar içinde hiçbirşeyin farkında değildir ve bunun bedeli çok ağırdır. Mikroplar için uygun zemin hazırlanmasının yanı sıra, kan zehirlenmesi hayati organlara zarar verebilir, bağışıklık sistemini bozar.

    Eğer dağda bir mağarada yaşamıyor, taze meyve yiyip pınardan su içmiyorsanız toksiklerin birikmesinin önüne geçmenin bir yolu ne yazıkki şu dünya şartlarında yoktur. Bizim yapmamız gereken bu toksik birikmeyi belli düzeyde tutmak ve er ya da geç bu düzeyi aşınca geçici çözümler aramamak.
     
    Son düzenleme: 17 Ekim 2008
    sleepy, sovereign, marthel ve diğer 1 kişi bunu beğendiniz.
  2. bonatschi
    Offline

    bonatschi Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2006
    Mesajlar:
    3.855
    Beğenileri:
    4.910
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    Londra
    Part'lara başlamadan önce yazınızın kaynağını belirtebilir misiniz?
    Mesajınızın en başına eklerim böylece..
     
  3. Mestano
    Offline

    Mestano Yeni Üye

    Katılım:
    29 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    1.167
    Beğenileri:
    363
    Ödül Puanları:
    0
    Kaynak: Mestano...

    Anlatıyorum dedim ama...
     
    bonatschi bunu beğendi.
  4. Mestano
    Offline

    Mestano Yeni Üye

    Katılım:
    29 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    1.167
    Beğenileri:
    363
    Ödül Puanları:
    0
    Part 2:

    Hayatta kötü olan birçok şey güzel gelir insana, kirlenmek gibi.
    Detoks ile amacımız temizlenmek ise asidoz durumundan kurtulmak için kanda, lenflerde veya başka sıvılarda bulunan asiti atmak gerekir.
    Mesela asidoz durumunda kirli bir kana sahip iseniz, kanınızın besin taşıma kapasitesi azalacaktır. Bu daha az oksijen, daha az aminoasit demektir. Yani vücutgeliştiren kişiler olarak kanımızı temiz tutmayı ön plana almalıyız. Tabi kan gerekli şeyleri götüremeyi aksatacağı gibi hücrelerdeki atıkları taşımayıda aksatacaktır. Tabi bu durum lenf sistemi içinde aynıdır. Eğer asit ile kirlenmişse görevi olan dokuları temizlemeyi aksatacaktır. Asitlerin atılımı, seyrelmesi için su alımı oldukça önemlidir(ileride uzun uzun bahsedeceğim).

    Ph dengesinede değinmek gerek. Asitleri atsanız bile doğru ph dengesini kurmalısınız. Ph dengesi o kadar önemlidirki, örnek verecek olursak; kanın ph'ı 7.1 ile 7.5 arasında olmazsa ani ölümler gerçekleşebilir.

    Toksik atıkların atıldığı boşaltım organlarından bahsedelim biraz.

    Cilt: Terlemek sürekli gerçekleşen ve toksik atımının sağlandığı bir boşaltım fonksiyonudur. Toksik atıkların fazlalılığı "kötü vücut kokusu ve yapışkan, soğuk ter" olarak kendini belli eder. Buhar banyosu yapmak, cilti temiz tutmak işin cilt yönünden yapılabileceklerdendir.

    Akciğer:Uçucu gazları dışarı atan bir organ olup hipoksiye sebep olan oksijeni alan organdırda aynı zamanda. Hipoksinin asidoza yardım ve yataklık ettiğini düşünecek olursak, doğru nefes ile kanı oksijenle beslemenin önemini ve uçucu atıkları atmanın bizim için ne kadar önemli olduğunu anlarız.

    Böbrek:En toksik atıkları kandan süzüp mesane yoluyla dışarı atmaya yarar. Böbrek için idrar söktürücü kullanılabilir. Bundan iki sene önce anlamsız yere alarak ne işe yaradığı öğrenmiştim. Nitekim arınma üzerine gelişen merakımın tetikleyicilerindendir. Tabi bir başka önemli unsur ise su. Su asitleri seyreltip, nötrleştirebileceği için bu atıkların böbrek dokularına zarar vermesini engeller.

    Kolon:Kolon hakkında okuduğum en ilginç şey "Normal bir kolona rastlayabileceğiniz tek yer anotomi kitaplarıdır" sözüdür. Daniel reid kolonların en kötü muamele gören boşaltım organı olduğunu söylüyor. Çünkü ortalama bağırsaklarımızda ortalama 5kg yoğun lastik gibi dışkı olmayan bir tortu taşıyoruz. Yine aynı kişi tedavi amaçlı "psyllium" tohumlarının alınmasını öneriyor. Ancak en etkili yöntem kolon yıkama.
     
    sleepy ve sovereign bunu beğendi.
  5. sleepy
    Offline

    sleepy Üye

    Katılım:
    5 Aralık 2007
    Mesajlar:
    843
    Beğenileri:
    639
    Ödül Puanları:
    0
    Mestano bölmek istemem yazıları ama bu bahsettiklerin bir nevi biyolojik boyutu detoksun.

    Benim bildiğim asıl detoks (Bu anlattıkların detoks değildir demiyorum.) vücutta bulunan "-" ve "+" yüklü iyonların
    kendi arasında dengelenmesidir. Aynı bir pilin kutupları gibi. Bunlardan da bahsetmeyi düşünüyor musun?
     
  6. Mestano
    Offline

    Mestano Yeni Üye

    Katılım:
    29 Mayıs 2007
    Mesajlar:
    1.167
    Beğenileri:
    363
    Ödül Puanları:
    0
    Bahsedeceğim ama bu aralar biraz meşgulum, yoksa baya uzun bir yazı. İlk makalede "doku kirliliğini" anlattımki detoks yapmanın amacımını anlayalım diye.

    Bu arada bundan sonraki yazılar birçok kaynaktan araştırmam sonucu alınmış olacak(çünkü konu baya derinleştiği için benim bilgimin yetersiz olduğunu farkettim), bunları yazıyı tamamladıktan sonra tek tek yazacağım. Ancak anlatım bana ait olacak.
     
  7. pastnova
    Offline

    pastnova Üye

    Katılım:
    23 Ağustos 2006
    Mesajlar:
    345
    Beğenileri:
    150
    Ödül Puanları:
    53
    Mestano vazgeçtin heralde yazmaktan 2 ayı geçti..
     
  8. bonatschi
    Offline

    bonatschi Özel Üye

    Katılım:
    10 Ocak 2006
    Mesajlar:
    3.855
    Beğenileri:
    4.910
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    Londra
    Üye forumdan uzaklaştırılmıştır.
     

Sayfayı Paylaş