insulin direnci çağımızın vebasıdır.

Konusu 'Çeşitli Makaleler' forumundadır ve Coyote tarafından 18 Eylül 2010 başlatılmıştır.

Watchers:
Başlığı izleyen üye sayısı: 5 üye.
  1. Coyote
    Offline

    Coyote Üye

    Katılım:
    24 Aralık 2008
    Mesajlar:
    1.626
    Beğenileri:
    1.553
    Ödül Puanları:
    123
    İnsulin direnci çağımızın vebası


    [​IMG] [​IMG]

    [​IMG]İnsulin direnci çağımızın vebası



    Rantiye Tıpla, İşlevsel (Bilimsel) Tıbbın amaçları birbirine karşı.

    Genetik yapımız son 50 bin yılda hemen hiç değişmedi. Ne var ki yediklerimiz, içtiklerimiz son 5 bin yılda çok değişti. Özellikle son 50-100 yıl içinde genlerimizin daha önce hiç alışık olmadığı, doğal olmayan, işlenmiş ve katkı konulmuş gıdalar aşırı şekilde kullanılmaya başlandı; buna bağlı olarak taze sebze-meyve ve tencere yemeklerinin tüketiminde de belirgin bir azalma oldu.
    Genler ve yiyecekler arasındaki bu evrimsel uyumsuzluk hali şişmanlık, diyabet, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu, kanser ve osteoporoz gibi son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda kronik-dejeneratif hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalıklara toplu halde insülin direnci ya da metabolik sendrom denilmektedir.
    Ocak 2005 Hekim Formunda yayınlanan bu söyleşide Prof. Dr. Ahmet Aydın beslenme ile kronik hastalıklar arasındaki ilişkileri vurgulayarak çağımızın vebası olarak nitelediği insülin direncinin evrimsel, felsefi, bilimsel tıp ve ticari tıp yönlerini irdeliyor.
    Hekim Forumu: Sağlıklı beslenme anlayışı on yıllar içinde sürekli değişiyor. Yeni eğilimler, modalar gelişiyor. Çok doğru gibi bilinen bazı ilkelerin bir mit olduğu anlaşılıyor. Evet, beslenmede asıl tehlike nereden geliyor; çoktandır zannedildiği üzere yağlardan mı, yoksa karbonhidratlardan mı?
    Ahmet Aydın: 1980 yılında fazla kilolu ve obezler ABD’de ülke nüfusunun %33’ü iken, 2000 yılında bu oran %66’ya ulaşmış. Değişik ülkelerde yapılan araştırmalar da benzeri sonuçlar veriyor, şişmanlık giderek artıyor. Tehlike bizde de büyüyor. Bunlar yanlış beslenme alışkanlıklarının sonucudur. Üstelik yanlış beslenme tarzı bu işten çıkarları bulunan büyük şirketlerce körükleniyor. Tıp çevreleri de kötü gidişten sorumlu. Hekimlerin büyük çoğunluğu doğal yağları düşman ilan ettiler. Hatta bir bölümü doğal olmayan diyet gıdaları önerdiler.
    Sonucu obezitenin, kalp hastalıklarının, kanserin ve diğer kronik hastalıkların artışıdır, kötü beslenmedir. Bunun arkasında büyük ilaç tekelleri de var. Yapılan pek çok bilimsel araştırmanın verileri eğer gıda ve ilaç sanayinin satışlarını azaltıyorsa klasik kitaplara giremiyor. Önemli sayıda hekimimiz maalesef tıp edebiyatını ilaç firmalarının yönlendirilmiş araştırmalarını onların dağıttıkları broşürler aracılığı ile izliyor. Ne zaman internet yaygınlaştı, pek çok şeyden haberimiz olmaya başladı. Ta 1930’lu yıllarda yazılmış birçok değerli literatüre ulaştık.
    Elbette rafine şeker ve hızlı emilen karbonhidratlar (beyaz ekmek, unlu mamüller vs.) beden için en büyük tehlikedir. Neden? Konuya bütünlüklü olarak bakmak gerek. Tek bir yanı öne çıkarmadan. Çünkü karbonhidratlar kana en hızlı karışıp, en hızlı şekere dönüşen besin grubudur. İnsülin salınımını uyarıp yüksek insülin düzeyleri oluşturur, hızlı acıktırmakla kalmaz, dokularda insülin direnci geliştirir ve bu yüzden daha yüksek insülin düzeylerine gereksinim doğurur. Bunun sonucu kandaki şeker hızla yağa dönüştürülür ve mevcut yağ depoları kolay kolay eritilemez.

    HF: Taş devri veya Atkins diyeti yapanların kalori hesabı yapmadıkları, ihtiyaçlarından fazla kalori alsalar bile zayıfladıkları söyleniyor, doğru mu?

    A.A: Doğru. Zaten konuyu hangi diyet iyidire indirgememek gerek. Aslolan rejim yapmak değil, doğru beslenme tarzını bütün bir ömür uygulamaktır. Kilo vermek işin yalnızca bir parçası. Kilonuz normal olabilir, siz yanlış besleniyorsanız, insülin direnci oluşmuşsa, uzun vadede yine bedeninize zarar verirsiniz.
    Bir diyette kalori hesabı başlamışsa iş bitmiş demektir. Kalori saymadan doyuncaya kadar, fakat uygun biçimde beslenebilirsiniz, çok daha sağlıklı olursunuz.
    İnsülin direnci kavramı çok önemlidir. Sizde insülin direnci gelişmişse, bundan kurtulana dek ne kadar az kalori alırsanız alın vücudunuzdaki yağlar yanmakta direnir, onların yerine kaslarınız erimeye başlar. Birçok kanser türünde insülin direncinin başlatıcı rol oynadığı saptandı. Kanseri yaratan odur, damar sertliğini, hipertansiyonu ve adlarını sayamayacağımız kadar çok kronik hastalıkları yaratan odur. İnsülin direnci çağımızın vebasıdır.
    Tabii bir de doğal olmayan beslenmeyi, doğal olmayan gıdaları, aldığımız kanserojen maddeleri unutmamak gerek. Bunlardan kurtulmanın yolu basit. Doğal beslenme. Karbonhidratlardan uzak durma. Özellikle hızlı emilen yapay karbonhidratlardan.

    HF: Önerdiğiniz gibi yüksek doz C vitamini kullanan birçok insanın gribe yakalanmadığı ya da grip başlamışsa onu ilerletmeden atlattığını biliyoruz. Yüksek doz C vitamini kullanımının da tıpta eski bir tarihi var, öyle değil mi? Sürekli kullanım için bir de balık yağını öneriyorsunuz.
    A.A: Evet, örneğin Dünyada ortaksız iki Nobel kazanmış tek bilim adamı Profesör Linus Pauling’in C vitamininin soğuk algınlığı ve kanser üzerine olan etkileri için yaptığı önemli çalışmaları var. On yıllarca önce yüksek doz C vitaminiyle polio iyileştirildiğine, kanser tedavi edildiğine dair bilgiler var.
    Balık yağı ya da keten tohumunun vücuttaki Omega3-Omega-6 dengesi yönünden önemi büyük. Bu denge bire bir olmalı. Şimdiki beslenmede oran bire elliye kadar çıkabiliyor. Ayçiçek, mısır ve soya yağı gibi Omega-6 içeren yağların tüketimi arttıkça prostaglandin sentezi de artıyor, dokularda enflamasyon başlıyor. Damarlarda enflamasyon oluyor, eklemlerde enflamasyon oluyor. Enflamasyon da bir ölçüye kadar beden için gerekli, ama dengesiz beslenmeyle pek çok insanda aşırı enflamasyon gelişiyor, buna dikkat etmek gerek; yaygın ve önemli bir problem.
    Enflamasyonu azaltmak için omega-3 gerekli, ayrıca omega-6’yı azaltmak için ayçiçek yağı yerine zeytin yağı, fındık yağı kullanmak lazım. Doğal yağları, etteki yağları, tereyağını, yumurtayı kısıtlamamak gerek. Hala birçok hekim doğal yağları kısıtlıyor, sonra bedenin kimyası bozuluyor. Konuya biyokimyasal işlevler açısından bakarsanız her şey yerli yerine oturur.
    Bu söylediklerim yeni şeyler değil, yıllarca öncesinden bilinen şeyler. Otuzlu yıllarda bir diş hekimi dünyayı dolaşmış, doğal beslenenlerle, karbonhidrat ağırlıklı yapay beslenenler arasındaki diş yapısı farklılıklarını araştırmış. Diş yapıları, kemik yapıları karbonhidratlı beslenmeyle çok belirgin biçimde eriyor, bunlar gösterilmiş. Genetik yapımıza uyan beslenme binlerce yıl önceki beslenme tarzımız. Şimdiki beslenme şekliyle kafataslarımız bile her geçen yıl inceliyor.
    HF: Siz yüksek kolesterol korkusuna da karşısınız, değil mi? Ayrıca kolesterol ve lipid düşüren ilaçları da zararlı buluyorsunuz.
    A.A: Kolesterol doğal bir yapı taşıdır, onarıcıdır, safra asitleri ve birçok hormonun sentezinde kullanılır. Damar sisteminde bir problem var, bir enflamasyon var ki, kolesterol yükseliyor. Siz bu nedeni araştırmıyorsunuz, ortadan kaldırmıyorsunuz, kolesterole yükleniyorsunuz. Her yerde yangın görüyorsunuz mesela, her yangın yerinde itfaiyecileri de görüyorsunuz ve bundan şu sonucu çıkarıyorsunuz: İtfaiyeciler yangın çıkarıyor! Durum aynen böyle. İlaç şirketleri ve onlardan bilerek ya da bilmeyerek beslenen hekimler bekliyor; insanlar hasta olsun da biz de ilaç satalım, ameliyat yapalım.
    Doğru beslenin, doğru yaşayın, hipertansiyon vakaları onda bire inecektir, kalp hastalıkları, kanser, diyabet gerileyecektir. Kemik, eklem sorunları azalacaktır. İnsanlar geç yaşlanacaktır. Bilimsel tıp, işlevsel tıp bunu öngörüyor, ancak rantiye tıbbın etkisi çok daha güçlü. Tansiyonun mu çıktı, al tansiyon ilacı, miden mi ağrıdı al antasit. Sonra o antasid protein sindirimini ve birçok hayati mineralin emilimini bozuyor. Gelsin yeni hastalıklar, gelsin yeni ilaçlar...
    İlaçların komplikasyonları mı oluyor? Siz merak etmeyin onların da ilaçları çıkar ve uygun(!) fiyatlarla size pazarlanır.
    Bir taraftan size az hareket etmeniz için son model arabalar, hızla hareket eden asansörler, uzaktan kumandalı televizyonlar yaparlar. Osteoporoza maruz kalıp kalmadığınızı pahalı aletler ile ölçerler. Sonra fizyolojik bir olay olan kemikteki kalsiyumun kana geçmesini inhibe eden pahalı ilaçları satarlar. Hekimlere daha fazla ilaç ya da bebek maması yazdırabilmek her türlü hediyeyi verirler.
    HF: Doğru beslenmeyle damar sisteminde olumlu yönde geriye dönüş mümkün olabiliyor mu? Bazı damar cerrahları aksini iddia ediyor da?
    A.A: Elbette belirgin iyileşmeler oluyor, her yaşta. Tabii %100 geriye dönüş değil, ama damar sistemi büyük ölçüde kendini tamir ediyor. Artık elimizde çok gelişmiş tetkik imkanları var. Çalışmalar damarlardaki açılmaları görüntüleriyle belgeliyor.
    HF: Size etikle, felsefeyle ilgili bir soru: Sağlıklı yaşam için neler yapılması gerektiğini artık herkes biliyor. Spor yapılacak, dengeli beslenilecek, sigara içilmeyecek vs... Ama büyük çoğunluk bunun tersini yapıyor. Sigara tüttürenler, yarışırcasına araba kullananlar, abur cubur atıştıranlar, durmadan kola içenler, aşırı alkol alanlar. Sonra insanlar hastalanıyor, kazalara uğruyor; ardından da tedavi masrafları sosyal güvenlik kurumlarından, toplumun sırtından çıkıyor. Bu haksızlık değil mi, bunu önlemek için kafa yormaya değmez mi?
    A.A: Çok önemli bir soru. Dünyada ekonomik kaynakların önemli bir kısmı rantiyeci tıpça kullanılıyor. Onca yoksulluk, açlık varken bu gerçekten haksızlık. Sağlıklı yaşamaya çalışanlara karşı da haksızlık. Bence de buna karşı alınabilecek önlemleri cesaretle tartışmak gerekir. Her insan yaptıklarının sorumluluğunu üstüne almalı.
    HF: Peki böylesine sorumsuz yaşayanların, kendilerinin ve çevrelerindekilerin sağlığını tehlikeye atanların bir bölümü siyasi iddialarla da toplumun karşısına çıkabiliyorlar, bir şeyleri değiştirebileceklerini söylüyorlar, buna ne dersiniz?
    A.A: Bir kere doğru yaşamıyorsanız beyin kimyanız da bozulmaya başlar, sağlığına dikkat etmeyenin beyin sağlığı da bozulur, sağlıklı düşünemez. Zaten yanlış yaşama ve beslenme alışkanlıklarıyla ruhsal sorunlar arasındaki ilişki üzerine de çok sayıda araştırma yapılıyor öteden beri. Bu tür yayınları izlemek gerek. İncelerseniz ilginç sonuçları görürsünüz.
    HF: Atkins diyetiyle Taş Devri beslenme anlayışı aynı şey mi; veya aralarındaki fark ne?
    A.A: İkisinin örtüşen noktaları çok fazla. Atkins diyeti daha kısa zamanda hızlı kilo verdirmeyi amaçladığı için biraz sert bir diyet taş devri sistemine göre. Taş devri diyeti daha uzun vadeli, daha kolay uyum sağlanan bir diyet.
    HF: Peki Türkiye ve Dünya ölçeğinde düşündüğümüzde bu beslenme anlayışı pahalı bir anlayış mı, yoksul kitleler protein ağırlıklı bir diyeti nasıl uygulayabilir? Milyarlarca insanın pirinç ve ekmek ağırlıklı beslendiği düşünülürse.
    A.A: Büyük şehirlerdekiler bir yana, ülkemizdeki insanların doğal beslenmeden tamamen kopmadıklarını sanıyorum. Ayrıca doğal beslenmenin, proteinden zengin beslenmenin daha ucuz yolları bulunabilir ve çoğu kez halk bunları kısmen buluyor. Tahıl yenecekse tam tahıl yenir, baklagillere ağırlık verilir, sebzelere, yeşilliklere ağırlık verilir, yumurta, yöresel balıklar, mantar vs. gibi ucuz protein kaynakları sağlanabilir. Bir de rantiyeci tıbbın sömürdüğü kaynaklar doğal beslenme ürünlerinin üretimi için kullanılırsa sağlık sorunları da önemli ölçüde azalır.


    Kaynak: Profesör Doktor Ahmet Aydın İstanbul universitesi cerrah paşa tıp fakültesi metabolizma bilim dalı başkanı.
     
    CarpeNoctum, Rambo16, kaka ve diğer 4 kişi bunu beğendi.
  2. tantana
    Offline

    tantana Üye

    Katılım:
    9 Ekim 2009
    Mesajlar:
    12
    Beğenileri:
    4
    Ödül Puanları:
    13
    İNSÜLİN DİRENCİ DİYETİ

    İNSÜLİN DİRENCİ DİYETİ
    Kilo alınmasının en önemli nedeni insülin direncidir. İnsülin direncine direnmek gerekir. İnsülin direncinin çözülmesi için insülin direnci yapan nedenin saptanması gerekir. Bu amçla bir ENDOKRİN uzmanına başvurmak gerekir.

    İnsülin direnci diyeti inin esası karbonhidratları seçerken düşük glisemik indeksli olanları seçmektir.

    1.Rafine karbonhidratlar yani beyaz un ve rafine tahıldan yapılmış karbonhidratlar yüksek glisemik indekslidir.
    2.Beyaz ekmek yüksek glisemik indekslidir.Tam buğday veya kepek az glimemik indeks (GI)’lidir.
    3. Diyetteki lif oranı artınca GI’i azalır.
    4.Karbonhidrat içinde amiloz ve amilopektin vardır. Amilopektin fazlaysa kan şekeri daha çok artar Amilopektini fazla olanlar ekmek, beyaz patates, beyaz un, amiloz içerenler ise tam tahıllar,hububatlar ve tatlı patetesdir.
    5. Rafine olanlar rafine olmayanlardan dah fazla glisemik indeksi artırır. Rafine demek işlenmiş fabrikaya girmiş gıda demektir. Rafine olan karbonhidratlar beyaz ekmek, beyaz pirinç, kurabiye,meyve suları, şekerlerdir. Rafine olmayanlar doğal halde bulunanlar olup GI’i düşüktür. Bunlar daha fazla lif veya posa içerir. Örnek olarak sebze meyve, badem, ceviz, bezelye verilebilir.
    Makarna:
    Beyaz makarna rafine karbonhidrat olup GI’i pişirmeye göre değişir. Spagettiyi sadece 5-6 dk pişirilirse Gİ’i düşüktür. Makarnayı yumuşayıncaya kadar pişirmelidir. Fazla pişirince GI artar.
    İçinde asit olan gidalar GI'i düsürür. Bunun nedeni mide boşalmasını geciktirmesidir.
    Asidik gıdalara örnek;
    1.Yeşil zeytin
    2.Turp
    3.Limon suyu
    4.Mantar, havuç, yeşil bezelye
    5.Sarmısak
    6.Sirke

    Besinlerin kısa süreli doyurucu etkileri incelendiğinde düşük GI’li besinlerin yüksek olanlara göre daha doyurucu olduğu bulunmuştur. Yüksek GI ‘li öğünler, düşük GI’li öğünlerle karşılaştırıldığında yemek sonrası dönemde, kan şekerinde daha fazla yükselme ve düşmeye ve insülin düzeylerinde daha fazla artışa sebeb olurlar. Sonuç olarak ileri saatlerde yağ asitlerinde ve kan şekerinde daha fazla düşüşe ve acıkmaya neden olurlar. Düşük GI li gıdalarla ise insülin fazla yükselmediğinden kan şekeri fazla düşmez ve açlık olmaz.
    Düşük GI’li besinlerin tüketilmesinin obez çocuklarda vücut kitle indekslerinde (kilolarında) daha fazla azalmaya neden olduğu bildirilmiştir.
    Düşük GI’li diyetin obezite, kolon kanseri ve meme kanseri gelişiminde de koruyucu olduğu gösterilmiştir Düşük GI’li ve yüksek lifli besinler diyabetli bireylerde tokluk kan şekeri ve kilo kontrolünde düzelmeye yol açtığı için Kanada Diyabet Derneği, Avustralya Diyetisyen Cemiyeti, Avrupa Diyabet Çalışma Cemiyeti tarafından önerilmektedirler.
    Glisemik indeksi düşük gıdalarla beslenince insülin hormonunda azalma ve enerji artması oluştuğu gibi yağ depolanması azalır ve mevcut yağlar yakılmaya başlar. Sonuçta da kilo kaybı oluşur. Düşük GI’li beslenme kilo kaybını 2 mekanizmayla yapar:
    1. Doygunluğu artırarak
    2. Yağların yakılmasını artırarak

    Düşük GI’li gıdalar yüksek GI’li gıdalara göre daha uzun süre tok tutarlar ve bu nedenle sonraki öğünde daha az yemeyi sağlarlar. Bir yemekteki GI oranını % 50 artırdığınızda doygunluk hissinde % 50 azalma olmaktadır. Doygunluk hissindeki bu artış bağırsaktan salgılanan kolesistokinin hormonunun düşük GI li diyetle daha fazla artış göstermesine bağlıdır.
    Diğer diyetlere karşılık insülin direnci diyetinin faydalı olmasının nedeni insülin direncini kırmasıdır. 1200 kalorinin altında diyet yapmak insülin direncini arttırır ve kilo aldırır. Kilo vermek için acıkmanın ve tatlıya saldırmanın önlenmesi gerekir. Bunun yolu da düşük glisemik indeksli gıdalarla beslenmekten geçmektedir.
    Diyetteki yağı azaltmakla veya toplam kaloriyi çok azaltmakla veya karbonhidrat miktarını çok azaltmakla açlık hissi baskılanamaz ve tekrar kilo alırsınız. Düşük glisemik indeksli beslenmede aç kalma veya özel bir beslenme şekli, yani bir gıdaya dayalı beslenme, yoktur.
    Düşük glisemik indeksli beslenme ile
    1. Yemeklerden sonra oluşan uyku basması, öğleden sonraları oluşan enerji kaybı, halsizlik yok olur. Enerji kaybı veya halsizlik yemek sonrası oluşan insülin ve şekerdeki dalgalanmalardan kaynaklanmaktadır. Beyine yeterli glukoz geldiğinden konsantre olursunuz. ve yorgunluğunuz ortadan kalkar.
    2.Tip 2 diyabet, kalp hastalığı, tansiyon, depresyon ve bazı kanserler önlenir.
    3.İyi uyku uyursunuz.
    4. Acıkma nöbetleri azalır ve kalkar

    Normalde acıkma vücudun yemek ihtiyacı olunca ortaya çıkan bir durumdur. Ancak acıkmanın vücudun ihtiyacı olmadığı zamanlarda oluşması normal değildir. Bu nedenle de ihtiyaç olmadan yemek yenildiği için kilo alınır. Normal olmayan bu acıkma atakları kandaki insülinin dalgalanmasından oluşur. Yüksek Gİ’li karbonhidrat yenince kan şekeri ve insülin hızla yükselir ve sonra kan şekerini hızla normalin altına indirir ve tekrar acıkma oluşur. Tekrar tatlı bir şeyler yerseniz aynı durum tekrar eder gider. Eğer bu acıkmalar sırasında yüksek GI’li gıda yerine düşük GI’li gıda yenirse acıkma nöbetleri azalmaya başlar.
    Acıkma ataklarını stres de artırabilmektedir. Stres artınca tatlı gıdalara yönelme olmasının nedeni beyindeki serotonin denen mutluluk hormonunun bu gıdalarla artması yüzündendir. Stresle artan kortizol hormonu da serotonini azaltmaktadır. İyi uyuyamayan kişilerde de acıkma atakları olma nedeni serotonin azlığındandır.
    Gıdaların doyma indeksi de önemlidir. Enerji yoğunluğu düşük olan gıdalar daha hızla doygunluk sağlar. Patates, elma, portakal ve makarna daha fazla doygunluk sağlar. Çikolata, fıstık daha az tok tutar. Enerji yoğunluğu dışında tokluk derecesi gıdanın GI’ne bağlıdır. Düşük GI’li gıdalar ince barsakta daha uzun kalır ve açlık azalır. Yüksek GI’li gıdalar açlığı artırır çünkü kan şekerini hızla artırır ve hızla düşürürler. Adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları kan şerkeri hızla düşünce artar ve iştahı artırır.

    İnsülin Direnci Diyeti kimler için faydalıdır?

    Kilolu ve obezler,
    Tip 1 Şeker hastaları
    Tip 2 Şeker hastaları
    Prediyabet-Gizli Şeker
    Gebelik Şekeri Olanlar Diyabet,
    Reaktif hipogisemisi-Kan şekeri düşük olanlar
    Trigliseridi yüksek olanlar,
    Metabolik sendromu olanlar,
    Polikistik over sendromu olanlar,
    Yağlı karaciğeri olanlar,
    Sağlıklı yaşam için herkes
    Gözdeki makula dejenerasyonunu önlemek için
    Kanser, kalp hastalığı ve felçten korunmak için

    Şeker hastalığı ve fazla kilo durumunda vücutta bir enflamasyon (yangı) vardır. Bütün vücutta bulunan bu sessiz iltihap damar sertliği ve kalp hastalığının en önemli nedenidir. Kanda insülinin ve CRP denen bir proteinin artması enflamasyon olduğunu gösterir. Gİ ve GY tip 2 Diyabet ve kronik hastalıkların ortaya çıkmasında önemlidir. Yüksek GY ile beslenme kanda hassas CRP düzeylerini artırır. Yani yüksek oranda hızla sindirilen ve emilen karbonhidrat alımı vücutta enflamasyonu artırır. apılan bilimsel çalışmalar düşük Gİli beslenme ile kanda CRP düzeylerini %50 azaldığını göstermiştir.
    41 aşırı kilolu kişi 10 hafta sukroz (masa şekeri) veya tatlandırıcı aldıklarında CRP düzeyinde şeker alanlarda %6 artış, tatlandırıcı kullananlarda %26 azalma bulunmuştur..
    Tam tahıllar incelendiğinde bunların lif ve diğer besinler açısından çok iyi olduğunu ve düşük GI’e sahip olduğunu göstermiştir. Tam tahıllarla beslenenlerde bu nedenle kalp-damar ve şeker hastalığı riski daha az bulunmuştur. Tam tahıl alınınca kanda CRP azalmaktadır. Gıdadaki lif oranı azaldıkça şeker, hipertansiyon ve obezite artmaktadır İnsülin Direnci Diyeti ile beslenen kişilerde şu faydalar oluşur:
    1.Kilo kaybı
    2.Kan basıncı ve yağlarda azalma
    3.İnsülin direncinde azalma
    4.Kan şekerinde düşme
    5.Kanda anitoksidanlarda artma
    6.Sistemik enflamasyonda azalma olur
    7. Daha enerjik olursunuz
    8. Daha iyi konsantre olursunuz, psikolojiniz düzelir


    KAYNAKLAR:
    1. Prof DR Metin Özata, Naturel Zayıflama-İnsülin Direnci Diyeti (Metabolizma Diyeti), Hayy Kitap, 2010 Mayıs


    Mesajınız otomatık olarak birleştirilmiştir---------- mesajın eklendiği saat 11:34 ---------- ilk mesajın gönderildiği saat 11:29 ----------

    METABOLİZMA DİYETİ

    METABOLİZMA DİYETİ
    Metabolizma hızı kişiden kişiye değişir. Bazı kişilerde yüksek bazı kişilerde yavaş olabilir. Bu durum genetik olarak saptanır.
    Metabolizma diyeti metabolizma durumunuza göre yapılır.
    Metabolizma bozukluğu yapan durumların bir endokrin uzmanı tarafından saptanması gerekir.
    metabolizmayı bozan en önemli hormon hastalıkları insülin direnci, Hashimoto hastalığına bağlı tiroid yetmezliği, polikistik over, prolaktin yüksekliği, kortizol hormon direnci gibi hastalıklardır.
    Metabolizma diyeti bir anlamda insülin direnci diyeti yapmaktır.
    İnsülin direnci sadece insülin direnci diyetiyle başarışlı da olamayabilir. Stres, uykusuzluk, depresyon varsa açıkma ataklarıyla başetmek zorlaşır. Uygun ilaç ve insülin direnci-metabolizma diyetine rağmen kilo veremiyorsanız psikolojik nedenleri ve hareket azlığını da sorgulamak gerekir.

    Hızlı kilo alıyor, zayıflayamıyor, halsiz, yorgun, bitkin bir haldeyseniz ve sık sık depresyona giriyorsanız kan şekerinizde bozukluk vardır. Bunun en önemli nedeni insülin direncidir. Gizli şeker, kan şekeri düşüklüğü, diyabet, polikistik over, karaciğer yağlanması, göbeklenme, depresyon, panik atak, hipertansiyon gibi hastalıklar insülin direnci nedeniyle ortaya çıkabilmektedir. Her iki üç kişiden birisinde insülin direnci, kan şekerinde düşme, gizli şeker , diyabet ve onunla ilgili sıkıntılar vardır. İnsülin direnci diyeti ömür boyu devam ettirilebilen bir beslenme şeklidir. Bu diyetle beslenmek size kilo verdirdiği gibi, hipoglisemi, şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp hastalığı, kanser, makula dejenerasyonu ve felçten korur.


    İnsülin bir hormondur ve midenin altında bulunan pankreas bezindeki beta hücrelerinden salgılanır. Pankreas bezinden insülin salgılanması kan şekeri seviyesine göre ayarlanır. Kanda şeker artınca ilk 1-2 dakika içinde pankreasdan insülin salgısı hızlı olur ve buna ‘’ilk faz insülin salgısı’’ denir. Bu salgı 3-7 dakika sürer. Daha sonra ikinci faz denen salgı oluşur ki, bu yavaş bir salgılanmadır ve devamlıdır. Pankreasdan insülin salgılanmasının nedeni yemek yiyince kanda artan kan şekerini düşürmek yani normale getirmek içindir.
    Vücudumuz kendisi için gerekli olan enerjiyi yediğimiz gıdalardan elde eder. Yemek yedikten sonra gıdalar bağırsaklarda parçalanır ve ufak şeker parçalarına dönüşür ve bağırsaktan emilerek kan akımı yoluyla vücudumuza dağılır. Enerji sağlanması için kan şekerinin, kas, karaciğer, yağ ve beyin gibi dokular başta olmak üzere hepsine girmesi gerekir. Kandaki şekerin hücrelere girmesi pankreas bezinden salgılanan insülin hormonu sayesinde olur. Kısacası İnsülin hormonu kan şekerini düzenleyen bir hormondur. insülin hücrelerin ihtiyacından fazla olan kan şekerini ise yağ olarak depolayan bir hormondur. Bu nedenle insülini yüksek olan kişilerde yağlanma –kilo alımı başlar.
    İnsülin Hormonu bu görevini şu şekilde yapar:
    1. Karaciğerden glukoz (kan şekeri) yapımını azaltır
    2. Kas ve yağ dokusu tarafından kan şekeri alınmasını artırır
    3. Kan şekerinin karaciğerde glikojen olarak depolanmasını artırır
    4. Yağ dokusundan yağ asitlerinin çözülmesini önlemek
    5. Keton oluşumunu önler
    6. Protein metabolizmasını ayarlar
    7. Kanda sodyum ve potasyumu etkiler


    İnsülin hormonu ayrıca gebelikte rahimdeki bebeğin büyümesini etkilediği gibi çocukluk döneminde büyüme ve gelişmeyi de etkiler.
    İnsülin hormonunun etkileri glukagon, adrenalin, büyüme hormonu ve kortizol hormonları tarafından dengelenir.

    Kan şekerinin ayarlanmasında insülin çok önemli olmasına rağmen diğer hormonların da kısmi etkileri vardır.

    İnsanların bir kısmı tok olduğu halde, yemeye devam ettiği gibi, huzursuz olduğunda, stresli olduğunda veya üzgün olduğunda da yemek yer. Ancak şeker yükü fazla olan ve kan şekerini ve insülin hormonunu kanda hızla yükselten beyaz ekmek, beyaz pirinç pilavı, kurabiye gibi gıdalar, yendikten kısa bir süre sonra tekrar acıkmaya neden olmaktadır. Bu gıdalar yendikten sonra kanda yükselen insülin hormonu kan şekerini daha fazla düşürerek açlık hissi duymamıza neden olmaktadır. Karbonhidrat, yağ ve protein gibi gıdalar arasında, en fazla tokluk hissi veren proteinlerdir. İştahın veya tat almanın oluşmasında genlerimizin rolü de büyüktür. Bazı bilim adamları ise insanların her gün aynı hacimde gıda aldığını, bu nedenle gıda hacminin posalı gıdalar, meyve ve sebzelerden oluşmasının kilo kaybında önemli olduğunu ileri sürmektedirler.
    Açlık durumunda hormonlarımızda da bazı değişiklikler olmaktadır. Açlık durumunda kandaki şeker düşünce böbrek üstü bezinden adrenalin hormonu salgılanır. Arkasından pankreas bezinden glukagon isimli hormon salgılanır. Bu hormonlar yani adrenalin ve glukagon karaciğer ve kaslarda depolanmış olan şekerin kana karışmasını sağlarlar ve kan şekeri daha fazla düşmez. Ancak glikojen dediğimiz bu glikoz depoları biterse kan şekeri düşmeye başlar. Düşen şeker bu depo şekerden karşılandığı gibi proteinlerin şekere dönüştürülmesi ile de dengelenmeye çalışılır. Ancak vücudumuzdaki yağlardan şekere dönüşüm olmaz. Burası çok ilginçtir. Kandaki şeker fazla olunca yağ halinde depolandığı halde, yağlar şeker haline dönüşemez. Bu nedenle şeker azlığının olduğu uzun açlıklarda bu defa yağ asitleri yanmaya başlar. Bu arada kandaki insülin ve leptin hormonu da azalır. Bu yağ asitleri yanınca vücudumuzda keton denen başka yağ asitleri oluşur ve beynin çalışması için bunlar kullanılmaya başlar. Vücutta artan ketonlar da açlık hissini artırır.



    KAYNAKLAR
    1. Prof Dr metin Özata, Naturel Zayiflama-Metabolizma Diyeti, Hayy Kitap, 2010
    [/FONT]
     
    gurur bunu beğendi.
  3. celalcaner
    Offline

    celalcaner Üye

    Katılım:
    13 Ağustos 2009
    Mesajlar:
    430
    Beğenileri:
    86
    Ödül Puanları:
    0
    insulin direnci gerçekten ciddi bir konu. kalori kısıtlaması düşük karbonhidratlı beslenmeyle insulin duyarlılğını arttırmak hipertansiyona bile iyi geliyor. hayvan deneylerinde ömrü uzatıyor
     
  4. gurur
    Offline

    gurur Üye

    Katılım:
    21 Ocak 2010
    Mesajlar:
    159
    Beğenileri:
    53
    Ödül Puanları:
    38
    İnsülin direnci nasıl çözülür?

    Genetik mirasında “insülin direnci” yazanlar, kolay şişmanlar. İşin kötüsü, bu şanssız insanların kiloları arttıkça insülin direnci daha da derinleşir.
    Bu da daha fazla kilo almak anlamına gelir. Yani tam bir kısırdöngü söz konusudur. Allah bu insanlara kolaylık ve sabır versin!
    Prof.Dr. Osman MÜFTÜOĞLU İnsülin direnci problemini çözmenin en etkili yolu, kilo vermektir. Bizim tecrübelerimize göre yüzde 5’lik bir kilo kaybı bile direnci kırmaya yetiyor, yüzde 10’un üzerindeki kilo kayıpları sorunu neredeyse çözüyor. Kilo vermek kan şekerini kontrolünü dengeliyor, kan basıncını düşürüyor, trigliseridi normal değerlere getiriyor. Bir süre sonra iyi kolesterol HDL’de yükselmeye de yol açıyor.
    Kısacası insülin direnci genetik mirasta yazılı kalıcı bir “kodlanma hatası”, “genetik bir eğilim” durumudur. Bu nedenle “asla tamamen yok edilemez, sorun kökünden çözülemez” ama pek çok genetik sorun gibi o da yönetilebilen, kontrol altına alınabilen bir problemdir.
    NE YAPMALI?
    İnsülin direncinin nasıl kontrol altında tutulacağı” sorusunun yanıtına gelince... Bu, bilgili bir hasta ile uzman bir sağlık ekibinin birlikte çalışarak başarabileceği bir iştir. ınsülin direncini normale getirmek, sadece ilaç yutmak veya yalnızca diyet yapmakla mümkün olmaz. Bu iki önlem birlikte uygulansa bile arzu edilen sonuç her zaman alınamaz. Çünkü bu iş, egzersiz olmadan asla başarılamaz...
    Sorunun çözümü, kilo vermekten geçiyor. Mevcut kilonun yüzde 10’unun kaybı, yukarıda da belirttiğimiz gibi orta ve uzun vadede mükemmel yararlar sağlıyor ama ne var ki insülin direncini yönetmeyi öğrenmeden kilo vermek oldukça zor, hatta imkânsız!
    Bir miktar kilo verilse de bir süre sonra fazlasıyla geri alınıyor. Bunun için mutlaka “medikal bir kilo programı” şart. Çoğu hastada “diyet+egzersiz+ilaç” üçlüsü olmadan başarılı olmak mümkün değil.

    Egzersiz Uzmanı Özcan KIZILTAŞ Egzersiz: Power walking
    İnsülin direncinin azaltılmasında en etkili egzersiz hangisi” sorusunun yanıtını vermek pek kolay değil.
    [​IMG]Gözlemlerimiz, yürüyüşün en önemli “direnç kırıcı egzersiz” olduğu yönündedir. Biz özellikle “power walking” diye tanımlanan ve orta yaşlı biri için dakikada 100-120 adım atmayı temel koşul kabul eden tempolu ve sıkı yürüyüşlerin etkili olduğunu düşünüyoruz.
    Adım sayısı zaman içinde dakikada 140-150’ye kadar çıkarılabilir. Yürüyüş süresince elde yarım-bir kiloluk ağırlık taşınması, vücudun üst bölümündeki adaleleri de kullanıma sokacağından egzersiz etkinliğini artırır.
    Egzersiz çalışmalarını düzenli olarak haftada üç kez yapmak ve mümkün olduğu kadar kalp hızını dakikada 100’ün üzerine çıkarmak (mümkünse 120’ye yaklaştırmak), etkili bir sonuç almayı kolaylaştırır.
    Yürüyüş dışında yüzme, bisiklet çevirme, merdiven inip çıkma da etkili egzersizlerdir. Önemli olan nokta da egzersiz programına başlamadan önce mutlaka bir doktor kontrolünden geçmektir.


    Dr. Evren ALTINEL

    En etkili ilaç: Metformin
    İnsülin direncini azaltmak için bazı reçeteli ilaçlardan da faydalanabiliyoruz. En çok kullanılan ilaç “metformin”dir. Metformin, dokularda insülinin etkinliğini artırıyor. Dolayısıyla şekerin kullanımı da artıyor.
    Bununla birlikte metforminin, bazı yan etkileri olabileceğinden mutlaka doktor kontrolünde kullanılması gerekiyor. İnsülin direncine bağlı kilolarından kurtulurken metformin içeren ilaçlardan yarar görenler (glukofaj, glufor, glokofen, diaformin gibi ürünler), birbirlerine bu ilaçları tavsiye ediyorlar. Ancak bu son derece yanlış bir tutum. Çünkü bu ilaçlar kanda lâktaz seviyelerini artırabilir, laktikasidoz gibi tehlikeli tablolara yol açabilir.
    Ayrıca hamilelerin kullanmaması gerekir. Karaciğer, böbrek yetmezliği olanlarda da kullanmamak lazımdır.
    [​IMG]
    İnsülin direncini azaltan ilaçlar arasında “tiazolidindionlar” da var. Bu grupta yer alan ilaçlar (pioglitazon, rosiglitazon, troglitazon) dokuların insüline duyarlılığını artırdıklarından insülin rezistansını kırmak için kullanılırlar. Bu ilaçların da mutlaka doktor tarafından önerilmesi halinde kullanılması lazımdır.
    Aynı amaçla “alfa-glukosidas baskılayıcılar”dan ve “benfotiyamin”den de yararlanmak mümkündür. Unutmayın, bu ilaçlardan hangilerinin ne dozlarda, ne süre ile ve ne sıklıkta kullanılacağına yalnızca doktorlar karar vermelidir.

    Dyt. Nilüfer BAYRAM En etkili beslenme tarzı: “GI Diyeti”
    İnsülin direnciniz varsa, beslenme planınızda da bazı değişiklikler yapmak zorundasınız. Her şeyden önce şeker, un ve nişastalı besinleri azaltmanız, aç kalmamanız, öğün atlamamanız, sık yemeniz gerekiyor.

    Özellikle sofra şekerinden, şekerle hazırlanmış tatlılardan, fruktoz şurubu içeren meşrubatlardan, “un, yağ, şeker” ile üretilmiş paketlenmiş ürünlerden (bisküvi, browni, kek, cips, pasta, kurabiye, gofret) kesinlikle uzak durmalısınız.

    Aynı önlemleri, kilo alma eğilimi gördüğünüz çocuklarınız için de sıkı bir şekilde uygulayın. Ayrıca şekeri bol meyvelerden (üzüm, incir, karpuz, muz) uzak durun. Çaya ve diğer içeceklere şeker eklerken iyi düşünün.
    Bunlar GI (Glisemik Indeks) diyetinin ana hatlarıdır. Ayrıca glisemik yükü düşük olan yiyeceklerle beslenmeyi alışkanlık haline getirin. Glisemik yükü az olan besinler konusunda diyetisyeniniz sizi bilgilendirecektir. Bu konuda bilgi almak isteyenler, Yaşasın Hayat diyetisyenlerinden e-mail veya telefonla bilgi alabilirler.
     

Sayfayı Paylaş