Et yemeden yaşayabilir miyiz?

Konusu 'Çeşitli Makaleler' forumundadır ve Danny Boy tarafından 24 Şubat 2012 başlatılmıştır.

Watchers:
Başlığı izleyen üye sayısı: 4 üye.
  1. Danny Boy
    Offline

    Danny Boy Yeni Üye

    Katılım:
    1 Temmuz 2010
    Mesajlar:
    3.254
    Beğenileri:
    8.786
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    Medical Laboratory Technician-Public Relations Spe
    Yer:
    İstanbul-Скопје-Београ&#1076
    Evet ama………

    IVAN Illich "Sağlığın Gaspı" isimli kitabında hekimleri, "yaşamı tıplaştırmakla" suçlar ve onları, "Tıp dininin papazları" olarak niteler. Ülkemizdeki durum İllich'i haklı çıkaracak bir boyuta gelmiş midir; bana göre "Evet". Genellikle tek katlı binalarda koruyucu ve sağaltıcı sağlık hizmetlerinin bir arada yıllarca başarıyla verildiği sağlık ocaklarına tepeden bakan bir sürü tıp mabedi, ihtişamla ve koruyucu hekimlik çalışmalarını yok ederek, bir sürü yeni tapınma yöntemi ve teknolojisi kullanarak özellikle büyük kentlerimizde yükselmiyor mu? Hem de bazıları Amerikan dilinden isimlerle! En sonunda "sağlık ocaklarına da döner sermaye uygulaması" getiren yasa önerisinin meclise sürülmesiyle, sağlam veya hasta olsun tüm yurttaşları bu dine inanmaya zorlamıyorlar mı?

    Özellikle bilim yuvasından ve bilimden ayrı düşmüş tüccar hekimler bu papazlığı, giderek değişen bilgilerden haberdar olmayışın getirdiği "bilgisizliğin saklanması" amacıyla daha çok sahiplenirler. Böyleleri, inançlarına bir saldırı oldu mu, hemen kutsal kitaplarına bakarak doğru yolu gösterirler. Oysa "tıp" öyle bir dindir ki; kutsal kitapların içindeki bilgilerin yüzde 50'si her 5 yılda bir değişir, yenilenir. Bir beş yıl önceki bilgilerin ve tapınma biçimlerinin yüzde 50'si mekruh ya da günah olur. Bu dinin kitapları İngilizce ve Amerikanca yazıldığı için Türkçe çevirileri bir beş yıl daha gecikmeli olarak yapılır ki, sonuçta on yıldır eski kitabını okuyan hekimin elindeki kutsal bilgilerin hangisinin dindışı kaldığı ayrı bir araştırma konusu olacak kadar bilinmeyenlerle doludur. Kaldı ki bu kitaplardaki bilim gerçeğin ne kadarıdır? Günümüzde hemen hemen her şeyi dinleştiren yenidünya, sonunda bilimi de giderek dinleştirmek üzeredir.

    İnsan türünün binlerce yıldır bitkisel besinlerden zengin, hayvansal içerikli besinlerden fakir bir beslenmeye sahip olduğu biliniyor. Bir canlı türü olarak bakıldığında homo sapiens hem sadece et, hem de neredeyse sadece sebze ve meyve içerikli bir beslenme biçimiyle yaşama yeteneğine sahip hepcil (her şeyi yiyen) bir yiyicidir.

    İnsanların "ne yerlerse daha sağlıklı olacakları" ya da başka bir deyişle "ne yerlerse sağlıklarına tehlikeli olabileceği" insanlık tarihinin oldukça yakın zamanlarının kaygısıdır. Topu topu 200 yıl önce, endüstri devrimi, pek çok şeye olduğu gibi besin üretimi, hazırlanması, depolanması ve dağıtılması yöntemlerine de köklü değişiklikler getirmiştir.

    Böylece gelişmiş ülkelerdeki insanlar arasında açlık tehlikesi büyük ölçüde durdurulmuş, ama tercihli besinlerde teslimiyet derecesinde alışkanlık başlamıştır. Bunun sonucu olarak günümüzde besin stokları ve tüketimi 60 yıl önce tanımlanmış besin gereksinimleriyle büyüyen bir çizgideki ekonomi, pazarlama ve çiftçilik uygulamalarıyla yönetilmektedir.

    Birkaç onyıldır beslenme alışkanlıklarının önemli kronik hastalıkların gelişmesini etkileyebileceğini gösteren çok sayıda araştırma, beslenme bilimi doğrularıyla ilgili iyi desteklenmiş giderek büyüyen şüpheyi daha da çoğalttı. Zengin (bolluk) diyeti dediğimiz, tuz ve şeker eklenerek üretilen besinler ve hayvansal kaynaklı enerji yoğun besinlerin çokça tüketiminin hastalıklarla ilgisi hakkında artık elimizde kuvvetli kanıtlar var.

    Et içermeyen besinlerle beslenen toplumlarda kan basıncı ve kan kolesterol düzeyinin düşük olması nedeniyle bu toplumlarda kalp ve beyin damarı hastalıklarına bağlı kalp krizleri ve inmeler daha az görülüyor. Aynı şekilde bu insanlarda şişmanlık ve buna bağlı kalp damarı hastalıkları, şekerli diyabet, halk arasında kireçlenme ve yaşlılık romatizması denen dejeneratif eklem iltihapları ve osteoporoz, safra kesesi taşları ve mide bağırsak sorunlarına da daha az rastlanıyor. Toplumda çok görülen önemli kanser gruplarından olan kalın bağırsak, prostat, meme, mide, akciğer ve yemek borusu kanserleri de bu toplumlarda ve vejetaryenlerde daha az ortaya çıkıyor. (Dünya Sağlık Örgütü-WHO, 1991.)

    Aynı şekilde, özellikle hayvansal proteinlerin, menopoz sonrası kadınlarda ve yaşlı erkeklerde önemli kemik kırıklarına ve yaşam kalitesi azalmasına yol açan osteoporozun oluşumunu arttırdığı anlaşıldı. (Toomey, J., 2001). Toomey, "20. yüzyıl sonlarında Avusturya'da ortaya çıkan diğer dejeneratif hastalıkların sayısına bakarak, bedenimizin belki de çağdaş yaşam biçimimize yenik düştüğü gerçeğinin göz ardı edilemeyeceğini", söylüyor. Yazar, "Bu savın, Afrika'da yaşayan, yaşamları boyunca ortalama dokuz çocuk doğuran ve günlük kalsiyum alımları bizim günlük kalsiyum alımımızın dörtte biri (350 mg) olan Bantu ırkından kadınlarda osteoporoz belirtisi ve kemik kırığı görülmediğini; aksine bu Bantu kadınlarının kemik yoğunluğunun olağanüstü olduğunu bildiren araştırmalarla desteklendiğini", belirtiyor. "Sonuç: Bunun basit açıklaması, osteoporozun kalsiyum alımıyla hiçbir ilişkisinin olmamasıdır", denilerek şöyle devam ediliyor:

    "Sormamız gereken; neyin kemiklerimizden kalsiyum çekilmesine neden olduğudur. Problem, tükettiğimiz protein, özellikle et, süt ürünleri, kümes hayvanları ve balıkta bulunan hayvansal protein miktarından kaynaklanmaktadır... Ne kadar çok protein alırsak, kan o kadar çok kalsiyumu kemiklerden çeker. Sonuç, idrarda yüksek düzeyde üre asidi, kalsiyum ve magnezyum demektir. Bu çok basit bir biyokimyadır.

    Yıllardır kanıtlanmıştır ki, kadınlar, hayvansal protein bakımından yüksek bir yemekle beslendikleri zaman, yemeği izleyen birkaç saat içinde, bu yaşamsal minerallerden büyük miktarlarda idrarda kaybolup gitmektedir. Bitkisel ürünlerle zengin bir yemekten sonra, kalsiyum idrarda hiç görülmemekte ya da çok az görülmektedir.

    O halde, neden bilinçli, bağımsız doktorların doğru önerilerde bulunmadıklarını sorabilirsiniz. Yanıt oldukça basit; önce, çoğu doktor üniversitede, eğer beslenme üzerin bir ders almışsa, fazla bir şey öğrenmiyor. İkinci olarak, pratikte her gün yüz yüze kaldıkları zaman kısıtlaması ve tecimsel (ticari) baskılar yüzünden, aldıkları tek eğitim ya ilaç firmalarının desteklediği dergiler veya aynı firmalar tarafından desteklenen ve düzenlenen (kongre ve) konferanslar oluyor.

    Gerçek şu ki vejetaryenlerde osteoporoz görülmüyor. Osteoporozu önlemek için, gerçek, dört besin grubundan oluşmuş bir diyet işe yarıyor. Bunlar, tahıllar, baklagiller, meyve ve sebzeler. Böylece, yeterli proteini ve ihtiyacınız olan bütün diğer besinleri bolca almış olursunuz. Ham besinler yediğinizden, işlenmiş seçeneklerden uzak durduğunuzdan emin olun ve eğer mümkünse, organik olarak yetiştirilmiş, genetik olarak müdahaleye uğramamış ürünler seçmeye dikkat edin."

    Acaba hayvansal besinlerden fakir ve et yenmeyen vejetaryen besidüzeni (diyet) başka hastalıkların artışına neden olur mu? Günümüzde beslenme önerileri yağlardan, özellikle doymuş yağlardan fakir, birleşik şekerlerden zengin nişastalı karbonhidratların bol tüketildiği bir besi düzenine döndü. Böyle bir diyet, tüm süt kökenli ürünler, yağlı etler ve rafine şekerlerden gelen önemli ölçülerdeki enerjiyi içeren alışılagelmiş şimdiki beslenme alışkanlıklarımızla taban tabana zıt; sebze, meyve, tahıl ve baklagillerin sıkça tüketilmesiyle özellikli bir besidüzenidir. Bu yeni beslenme biçimi tuz dışında tipik Japon diyetidir (Japonlar çok tuz tüketirler ki fazla tuzun zararları vardır). Bu diyet Japonya'da yaşam süresinin yıldan yıla uzamasının ana nedenlerinden birisidir.

    Yani vejetaryen besidüzeni başka hastalıklara yol açmaz. Yine de en çok tartışılan iki konudan "esansiyel (elzem) amino asitlerden bazılarının sadece hayvansal besinlerde bulunduğu" meselesine açıklık getirelim. 1970'lerde bu görüşle desteklenen "protein yetersizliğinin küresel kötü beslenmenin asıl nedeni olduğu düşüncesi" yaygındı, ama bu anlayış artık eskidi.

    Besin çeşitliliğine sahip tam bir vejetaryen besidüzeninde bile bitkisel kaynaklar, amino asit depolarında birbirini tamamlama eğilimindedir. Şayet çocuk ve yetişkinlerin enerji gereksinimi bu diyetler tarafından karşılanamıyorsa o zaman amino asit gereksinimi fazladır ve vejetaryen diyetteki amino asitlerin yeterli alınımını sağlamak için diyetteki toplam bitkisel protein miktarını daha fazla artırmak gerekebilir (WHO, 1991).

    B12 vitamininin 'sadece hayvansal besinlerde bulunduğuna' gelince: İşte bu şimdilik doğru, ama 'hayvansal besin' demek ille de 'et' demek değil. Sinir sistemi bozuklukları ve pernisiyöz anemi oluşmasıyla özellikli bu vitaminin eksikliği veganlarda oluşuyor. Ayrıca total gastrektomi ve yaşlılık gibi emilim bozukluğu hastalıkları, doğum kontrol hapları, bazı ilaçlar, pankreas yetmezliği, bağırsak bakterileri ve parazitleri B12'nin emilimini düşürürler. Ortalama erişkinde günde 2,8 mcg B12'yi verecek miktarda hayvansal besin tüketmek örneğin günde 100 gr peynir, iki yumurta sarısı vb. yemek; 500 g süt içmek veya vitamin B12 (tabletleri ve enjeksiyonları) almakla B12 eksikliği engellenebilir (Baysal, A.,1996).

    "Bu kadarcık kusur kadı diyetinde de olur", deyip devam edelim. Bu yazı öncelikle et yemeden yaşanıp yaşanamadığını bilimsel kanıtlarıyla sorguluyor. Göründüğü kadarıyla bu sorunun yanıtı: Et yemeden de yaşanabildiği; hatta etsiz bir yaşamın et yiyenlerin yaşamına göre daha sağlıklı ve uzun olduğu yönündedir.

    Konunun bu yönü açıktır ve bilimseldir. Hislerim ve yaşam deneyimlerime ek olarak, bir bireyi olduğum tıp biliminin osteoporozu önlemede başarılı olamaması bu makalede söylenenlerin doğru olduğu yönündedir. Bütün dünyada olduğu gibi bizim ülkemizde de osteoporozlu insanlar süt ve yoğurt yedirilerek ve ilaçlar kullandırılarak oyalanmaktadır.

    Bantu kabilesinde olup da bizde olmayan şey; sportif ve bedensel hareket anlamında hareketli yaşamdır. Ekonomik krizler ve bozulan gelir dağılımı dengesiyle iyice beli bükülen aileler "Çocuklarımıza et yediremiyoruz", stresini artık bir yana atmalı ve bitkisel proteinlerle zenginleştirilmiş, peynir ve yumurta gibi hayvansal ürünleri dışlamayan bir vejetaryen besidüzeninin sağlıklı oluşundan şüphe etmemeliler. Ortalık deli dana ve şap hastalığından geçilmezken bir psikolojik stres kaynağını yok etmek ailemizin sağlığı açısından az şey midir?

    Şimdi yaşamın streslerini bir an olsun unutalım. Unutalım akşam yemeğinde ne pişireceğimiz veee Can Yücel'e öykünerek, haydi, hep beraber neş'eyle bağıralım: Yaşasın Türk danaları!!!

    Umur Gürsoy

    gursoy@med.akdeniz.edu.tr

    http://ruhsalbeslenme.blogcu.com/4620875/

    KAYNAKÇA

    Baysal, A. (1996), "Beslenme", Yenilenmiş 6. baskı, Ankara: Hatipoğlu Yayınevi.
    Toomey, J. (2001), "Osteoporoz ve Kalsiyum Efsanesi", Çev: Güngör, F., Cumhuriyet Bilim
    Teknik, 3. 02. 2001:16
    Türk Tabipleri Birliği (2000),"Sayıların Dili-Türkiye'de Gelirin % 1'lik Hanelere Göre
    Dağılımı", Toplum ve Hekim, Türk Tabipleri Birliği Yayını, 15 (6): 478-479.
    WHO (1991), "Meat-can we live without it?", World Health Forum, WHO, 12 (3): 251-283.
     
    rockybalboa7, themertyildiz, Efrahim ve diğer 3 kişi bunu beğendi.
  2. heldic
    Offline

    heldic Yeni Üye

    Katılım:
    23 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    1.609
    Beğenileri:
    1.112
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    izmir
    Makalede bazı yanlıslar var onlara deginmeliyiz.

    Ki bu çok doğru değil. Eğer otobur olsaydık, kesici ve köpek dişlerimiz olmazdı, daha çok ineklerdeki gibi öğütücü dişlerimiz olurdu.


    ‘İnsan türünün binlerce yıldır bitkisel besinlerden zengin, hayvansal içerikli besinlerden fakir bir beslenmeye sahip olduğu biliniyor’ Bilimsel araştırmalar insan maymun ortak atasının 25 milyon yıl kadar önce birinden ayrılmaya başladığını, ilk insansıların ise yaklaşık 5 milyon yıl önce, günümüzdeki modern insanların ise 150,000 yıl önce ortaya çıktığını ileri sürüyor.

    Maymunlar hala vejetaryen, ama onların bile saf vejetaryen olduğunu söylemek mümkün değil. Maymundan ayrıldıktan sonra insanların bütün canlıların en zekisi olarak evrimleşmesinin belki de en önemli nedeni otoburluktan büyük ölçüde etoburluğa dönmesidir. Fosil çalışmaları insanda daha önce düşük olan baş/gövde oranının etoburluğa döndükten sonra arttığını, ‘daha büyük beyinli’ olduklarını gösteriyor. Bazı bilim adamları beyindeki büyümeyi etin, başta amino asit ve omega-3 olmak üzere birçok esansiyel unsurdan daha zengin olmasına bağlıyorlar. Ayrıca dışkı fosillerinin incelenmesinde de tarım öncesindeki çağlarda insanların önemli ölçüde etobur olduğu anlaşılmaktadır.


    Buzul çağında insanlar ne kadar meyve-sebze tüketebilirlerdi?

    Bildiğiniz son buzul çağı yaklaşık on bin yıl önce sona ermiş, Anadolu, Mısır ve Ortadoğu başta olmak üzere Dünyanın birçok yerinde tarım devrimi gerçekleşmiştir. Bundan önceki dönemde insanların yeterli sebze meyveyi bulmaları mümkün olmadığından saf vejetaryen olarak yaşamaları mümkün değildir. Kaldı ki zaman zaman yumurtaya ulaşsalar bile, tarım dönemi öncesinde avcı-toplayıcı olan insanlar hemen hiçbir hayvanın sütünü tüketmemişlerdir. Süt ve süt ürünleri tüketimi ancak tarım devriminden sonra başlamıştır.

    Tarihte ve günümüzde vejetaryen ağılıklı beslenen küçük bazı gruplar olsa da saf vejetaryen yaşayan bir topluluk yok.


    Vejetaryen beslenmenin-amino asit

    Taze sebze ve meyve yemek, birçok vitamin ve mineralleri içermesi nedenleriyle son derece faydalı. Ama sağlıklı bir yaşam için bizce vejetaryen diyet yeterli değil. Vejetaryen diyetin hayvani gıdalardan en önemli eksiği esansiyel (elzem) amino asitlerden genel olarak daha fakir olması. Gerçi baklagil gibi amino asitlerden zengin bitkisel kaynaklar da var, ama bunların tam olarak hayvani gıdaların yerini tutması zor. Ancak çok iyi yiyecek kombinasyonları ile benzer bir esansiyel amino asit tüketimi sağlanabilir. Ama bu da bir uzman işi. Herkes kolaylıkla bu denklemi kuramayabilir


    Et-B12 vitamini

    Vejetaryenizmin en önemli zararlarından biri de B12 vitamini yetersizliği. Çünkü hiçbir bitkisel besin B12 vitamini içermez. Zaten Dr. Gürsoy da bu durumu itiraf ediyor ve ‘bu kadar kusur kadı kızında da olur’ diyerek B12 vitamini eksiliği gelişmesin diye süt içilmesini, peynir ya da yumurta yenmesini, ya da B12 vitamini iğnesi yapılmasını öneriyor. Ama bir sorun var, şehirlerde nerdeyse hiç köy tavuğu, yumurtası, mandıra sütü bulmak mümkün değil. Mevcut UHT’li homojenize sütlerin ve çiftlik yumurtalarının amino asit, vitamin, mineral, omega-3 içerikleri son derece düşük. Aynı sorun daha az olmakla birlikte kırmızı ette de var.

    Türkiye'de son yıllarda çok ciddi bir B12 vitamini eksikliği sorunu var. Daha önceki yıllarda son derece düşük olan B12 vitamini eksikliği oranı, son dönemde yüzde 10'ların üzerine çıktı. B12 eksikliği kalbinizi, kanınızı olduğu gibi beyninizi de etkiler. Erken bunama, Alzheimer ve konsantrasyon zaafı gibi sorunlara neden olabilir. Kadınlar çocuk doğurdukları zaman bebeklere de bu eksiklik geçiyor ve bebeklerde ciddi beyin hasarları oluyor.


    Et ve omega-3

    Yine önemli bir konu da omega-3 eksikliğidir. Keten tohumu, ceviz, semizotu gibi omega-3 öncülerinden nispeten zengin bitkisel kaynaklar olmasına rağmen bunların aktif omega-3 yağ asitlerine dönüşmesi çok da kolay olmamaktadır. Yine son yıllarda mısır, ayçiçeği, pamuk ve margarin gibi omega-6’yağ asitlerinden zengin sanayi tipi gıdaların aşırı tüketilmesi normalde 4:1’den daha yüksek olmaması gereken omega-6 / omega-3 oranı 50:1 gibi oranlara çıkmıştır. Halbuki hayvani yağlar omega-3 açısından zengindirler. Gerçi son yıllarda et-süt-yumurta üreten hayvanların yeşil alanda doğal olarak beslenmemesi, bünyelerindeki omega-3 miktarını ciddi bir şekilde azaltmıştır.

    Omega-6 / omega-3 oranının yüksek olması şişmanlık, diyabet, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, müzmin yorgunluk, kanser ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi son yıllarda müthiş artış gösteren çok sayıda müzmin hastalığa neden olmaktadır.

    Kırmızı et, kalp hastalıklarına neden olur mu?


    Kırmızı et tabusu yakın zamanlarda oluştu. Doymuş yağ ve kolesterolden zengin olması nedeni ile et yiyenlerde daha çok kalp hastalığı olduğu doğru değil. Örneğin doymuş yağ ve kolesterolden zengin gıdalarla beslenildiği 1900 yıllarının başındaki ABD’de koroner kalp hastalıkları, ölümlerin ancak %2-3’ünden sorumlu idi.

    O tarihlerden sonra doymuş yağ ve/veya kolesterol içermeyen margarin ile sıcak preslenmiş ayçiçeği, soya, mısır yağlarının tüketimi arttı. Fakat günümüzde koroner kalp hastalıkları ABD’de bir numaralı neden olarak ölümlerin %25-30’undan sorumlu hale geldi. İnsanoğlu yaklaşık 5 milyon yıldır kırmızı et tüketiyor. Bence, kırmızı eti kalp hastalıklarının sorumlusu gibi göstermek insanlığın geçmişine ihanet etmektir.

    Kırmızı et kalp için çok yararlıdır. Çünkü içinde ihtiyacımızı karşılayacak şekilde B12 vitamini bulunmaktadır. Kırmızı ette 'koenzim Q10' dediğimiz, vücudun enerji santralinin ana unsuru bulunur. Yine koenzim Q10 gibi kalp ve iskelet kası olmak üzere bütün hücrelerin enerji metabolizmasında büyük rolü olan karnitin ve kreatin de en fazla kırmızı etlerin içinde bulunuyor. İnsan vücudunda üretilmeyen birçok amino asit en çok etlerde ve diğer hayvani gıdalarda bulunuyor. Özetle et yiyerek değil, aslında yemeyerek kalbinize zarar verirsiniz.


    Kırmızı et tüketimi kolesterolü arttırmaz mı? Kolesterol yalan mı?

    Birçok hekim ve diyetisyen kalp hastalığından korunmak için süt gibi doymuş ve kolesterolden fakir yağların tüketilmesini önermektedir. Yapılan araştırmalar ise tam tersini göstermektedir. Geleneksel diyetlerinde yüksek oranda (%60-80) yağ bulunan Aborijinler (Avusturalya), Eskimolar (Kanada), Hazdalar (Tanzanya), !Kunglar (Botswana), Pigmeler (Zaire) ve Yanomamoların (Brezilya) kan kolesterol düzeyleri çok daha az doymuş yağ tüketen (%35-40) Amerikalılardan (ABD) çok daha düşüktür.

    Diyetlerinde yüksek yağ bulunan topluluklarda ortalama kan kolesterol düzeyleri

    [​IMG]


    Ülkemizde birçok sülalede fazla miktarda tereyağı, tam yağlı yoğurt yemelerine rağmen 90’lı 100’lü yaşları geçen bireyler vardır. Birçok hekim bu durumu genetik ile açıklamak istese de aynı kişilerin torunları şehirde erken yaşta enfarktüs geçirmeleri genetik faktörün sanıldığı kadar önemli olmadığını düşündürmektedir.
    Afrikalı Samburular (Kenya) günde 6-7 litre tam yağlı çiğ süt ve yarım kilo kadar et tüketirler. Yani ortalama Bir Amerikan vatandaşının tükettiği kolesterolün 2 katından fazlasını tüketmesine rağmen, kan kolesterol düzeyleri (170 mg/dL) Amerikalılara göre (240 mg/dL) son derece düşüktür. Samburularda koroner kalp hastalığına rastlanmamıştır.
    Kırsal kesimde yaşayan Kenyalı Masailer günde 2 litre kadar çiğ süt, 1-2 kilo kadar et yerler. Buna rağmen ortalama kan kolesterol düzeyi dünya ortalamasından düşüktür ve koroner kalp hastalığından ölme riski sıfıra yakındır. Fakat şehre yerleştiklerinde çok daha az kolesterollü gıda tüketmelerine karşın kan kolesterol düzeyleri kabiledeki akrabalarından daha yüksek olmakta ve daha fazla kalp krizi geçirmektedirler.
    Bir başka örnek daha.. Somali’de sadece sütle beslenen bazı kabilelerde hemen hiç koroner kalp hastalığı görülmemektedir.
    Anne sütündeki enerjinin yarısından fazlasının yağdan alındığı düşünülürse yağın canlı yavruların büyümesinde ne kadar büyük bir öneminin olduğu anlaşılır. Üstelik bu yağın çok büyük bir bölümü de doymuş! yağdır. Bu nedenle Amerikan Pediatri Akademisi 2 yaştan önce yağ kısıtlaması yapılmamasını söylemektedir. Bize göre 2 yaşın üzerinde yağ kısıtlaması yapılması da son derece sakıncalıdır.





    Prof. Dr. Ahmet AYDIN
    İÜ Cerrahpaşa Tıp Fak.
    Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
    Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Uzmanı






    http://beslenmebulteni.com/bes/inde...lkl&catid=82:beslenme&Itemid=459&limitstart=1




    yazı devam ediyor fazla uzatmak istemedim konu uzayınca okuyan kisi azalıyor Makale bilimsel kaynaklarla cürütülmüs. Fazla incelenmeden doktorun yazdıgı bir yazıydı sanırım
     
  3. Danny Boy
    Offline

    Danny Boy Yeni Üye

    Katılım:
    1 Temmuz 2010
    Mesajlar:
    3.254
    Beğenileri:
    8.786
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    Medical Laboratory Technician-Public Relations Spe
    Yer:
    İstanbul-Скопје-Београ&#1076
    @ heldıc senı ılgılendıren bır konu oldugunu dusunmesemde saol yorumun ıcın ama yorum yapmasan daha memnun olurdum sen kendı konularında devam et ama lutfen benım konularıma bulasma

    ya bu arada zaten bu makaleye senın doktor cevap vermıstı sıtesınde sen ona ınan bende buna sorun yok yanı

    olayı kaynak patlaması yapmadan kapatalım bence cunku aynı senın baslıkların gıbı burasıda gorus baslıgı yanı vegan beslenme gorusunu savunan bırılerı yazrsa daha dogru olur yada kendını yakın gorenler

    olayı tartısmaya goturmeyelım ben sızın baslıklarınızda goturmuyorum cunku
     
  4. CarpeNoctum
    Offline

    CarpeNoctum Üye

    Katılım:
    3 Şubat 2009
    Mesajlar:
    703
    Beğenileri:
    1.309
    Ödül Puanları:
    103
    Yer:
    Zimbabwe
    Danny ewlenrsem vejeteryan biryle ewlenecem abi , valla bitkisel besnlerede agrlk vermek gerek hic birsey tuketmıoz bağsur olacaz artık :)

    Bu arada et yemeden yaşanıyor valla ben 17 yasıma kdr yumurtadan başka bişi almazdım hyvnsal protein taaki body e başlayana kadar. 17me kdrda sapa sağlamdım yani yaşıtlarıma göre günde 3 öğün çikolata ile efesın altyapsnda oynuyordum :)

    Zaten türkiyenın yarısı et yemiyor abi bayramdan bayrama çok lüx birşey bizde bu. Atıyorum orta halli 6 7 kisilik bi ailenın et(kırmızı) tüketimi mümkünmü olaya birde burdan bakmak lazm illaki et tüketmek gerekli yani hele bir sporcunun ancak mali durumda ortada asgari ücret 700 de hadi et 30 lira kilosu hadi buyur gel orantıya. Millet ekmek arası pilav yeme durumuna gelmiş artık elde avuşta bişey yok.

    ---- Ya biz bunları tartısıyoruz alayını boşver abi 5 dk önce benım durumum olay yani oturmusum mutfakta haşlanmıs tavukla bulgur yiyorum , babam(yaş 50) geçmiş karşıma snikers+doritos kombinesi yapıyor üstünede bir sigara yaktı :D ne btksel ne et abi millet şeker bağımlısı önce bunu çözmek lazm.
     
    rockybalboa7 ve Danny Boy bunu beğendi.
  5. heldic
    Offline

    heldic Yeni Üye

    Katılım:
    23 Mayıs 2010
    Mesajlar:
    1.609
    Beğenileri:
    1.112
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    izmir

    her turlu tahıl da ne yazikki seker var ve bagımlılık yapıyor

    Glüten/kazeini birdenbire kesmek yoksunluk sendromuna yol açabilir(Morfin bağımlılığı gibi).

    nette glüte morfin diye arattıgım zaman bu bilgi cıktı karsıma

    http://okulweb.meb.gov.tr/61/01/886977/veli.html
     
  6. ZeusS_
    Offline

    ZeusS_ Yeni Üye

    Katılım:
    10 Ekim 2011
    Mesajlar:
    1.123
    Beğenileri:
    1.924
    Ödül Puanları:
    0
    Gerçekten güzel tespitleri olan bir makale, baştan sona okudum, akıcı ;)

    Bizde tıppın ticarileştirilmesinden oldukça şikayetçiyiz, her aklı başında insanın olduğu gibi.
    Bu yüzden bizde endüstriyel doktorları değil, bağımsız doktorları ve onların tavsiyesini dinliyoruz :)

    Sadece endüstriyel doktorların eline düşmemek için, her daim sağlıklı olmak için uyguladığımız yollar farklı;)
    Ama olsun amaçlar aynı :)

    Hayatımda ilk kez keto beslenme sayesinde, kan yağlarımı yüksek tutarak, hiç hasta olmadığım bir kış geçiriyorum :)
    Bir uçuk bile çıkamadı, inş kışın sonuna kadar böyle gider diye umuyorum.
    Eğer gerçekten kışın sonuna kadar böyle giderse, salgınlarda bile etkilenmeden paçayı yırtarsam, bu benim şimdiye kadar ki hayatımda bir milad olacak :)
    Düşünsenize 25 yaşındayım ben şimdiye kadar hastalık geçirmediğim bir kış hatırlamıyorum, ta ki bu seneye kadar ;)

    Güzel makale Danny emeğine sağlık :)
     
    Efrahim ve Danny Boy bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş