"Ben bir Japonum"

Konusu 'Konu Dışı' forumundadır ve DEXTER JACKSON tarafından 4 Aralık 2006 başlatılmıştır.

  1. DEXTER JACKSON
    Offline

    DEXTER JACKSON Özel Üye

    Katılım:
    12 Kasım 2006
    Mesajlar:
    590
    Beğenileri:
    108
    Ödül Puanları:
    0
    BEN BİR JAPONUM
    Irumazu Ozumen

    İrili ufaklı yüzlerce adacıktan oluşan bir ülkeden geldim memleketinize. Bu adanın insanı büyüleyen o kadar yönleri var ki! Meselâ güneşin dünyaya buradan başlayarak ilk şefkatli ve merhametli ışıklarını gönderdiği varsayılır Günün buradan başladığı kabul edilir. Buranın insanlarının en belirgin vasıflarından birisi, bir yönüyle kendi kültürlerinin âşıkları olmalarıdır. Kültürün en önemli ögelerinden birisi ise kitap okumaktır ve "bizler birer okuma hastasıyız" diyebilirim. Bu sebeple, bu ülkenin adı yazılırken iki karakter kullanılmaktadır; yani güneş ve kitap. Ada sakinlerinin genelinin tabiatı sevmesi ve âdeta tapma derecesindeki bağlılığı; onun sürekli yeşil, suları bol, sanki el değmemiş bir yer gibi bakir yaşamasını sağlamıştır. Aslına bakarsanız bura için ne Çin kadar eski, ne de kadîm Roma ve Yunan şehirleri gibi diğerlerini etkileyen klâsik bir medeniyetten bahsedilmesi zordur. Ama bir kısım tarihçilere bakılırsa birkaç bin yıllık tarihten söz edilmekte. Tarihî bulgulardan ise; kültürel yapıya en fazla tesir eden faktörün, başta Çinliler ve Koreliler olmak üzere buralara gelip yerleşen hariçten insanlar olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca kuzeyden kısa bir süre için de olsa adaya gelen Moğolların etkisinden söz edilir. Tabiî son dönemlerde Hristiyan misyonerlerin öncülüğünde ve güdümünde batılı insanlardan da etkilenme söz konusu.
    Sanırım pek çok kişi bugünkü Japonya'nın sahip olduğu ekonomik ve teknolojik başarının kaynağını anlamaya çalışmaktadır. Eğer bunu anlamak isteyen varsa bunun kökünü anlamak zorundadır. 1990'ların Japonya'sının dünya üretiminin % 15'ini gerçekleştirdiği göz önüne alındığında, bu merakta haklı sayılabilirsiniz. Yüzölçümü itibarıyla Türkiye'nin yaklaşık yarısı ve nüfusu ise iki katı bir adalar ülkesi... Ufak tefek, sessiz, sakin tabiatlı ve çekingen insanlardan oluşan, II. Dünya Savaşı'nda mağluplar arasında yerini almış ve milyarlarca dolarlık savaş tazminatı ödemeye mahkûm edilmiş bir ülke. Bunun kaynağında bazılarının aradığı gibi bir mucize yok tabiî ki. Bunun temelinde; kurumlarının, yeteneklerinin, millî değerlerinin ve davranış tarzlarının yani yaşayış biçimlerinin tesiri vardır. Uzun yıllar ülkenizde yaşamış, literatürünüze az çok vâkıf birisi olarak, sizden de bazı argümanları kullanarak bu meseleler hakkında, bazı tahliller yapmak isterim.

    Her ne kadar ülkenin başında bir imparator bulunsa da, ülkeyi asıl yöneten, seçimle gelen bir parlamento ve buna bağlı resmi kurumlardır. Sanıldığının aksine bürokrasinin, oldukça sağlam ve aşırı kurallarla dolu olduğu, sık sık her bir Japon'un da belirtmeden geçemediği bir husustur. Bu hantal ve karmaşık sistemin en güzel tarafı ise, geç de olsa işlemesi ve her yapılan işin kayıt altına alınmasıdır. Durumdan şikayetçi de olsak bunu by pass etmenin yollarını aramadan, tam olarak onun icaplarını yerine getirmeden başka çıkar yol olmadığını bilir ve çaresiz ona riayet ederiz. Biliriz ki bütün kurallar, uzun müzakereler ve tecrübeler sonucu ortaya çıkmıştır. En kötü kural kuralsızlıktan daha iyidir. İşleyeceğini bildiğimiz ve herkese eşit olarak uygulanan kurallar ne kadar sevimsiz olursa olsun uyulabilir. Tabiî ki burada Japonya'nın bütün kurumlarından bahsetmek bu yazının maksadını aşar. Buna sadece bir örnek vermekle iktifa edelim.

    Tokyo'ya 60 km mesafedeki Ibaraki vilayetinin Tsukuba şehri, bilimsel araştırma merkezlerinin Tokyo'dan sistematik bir şekilde kaydırılacağı şehirdir. 1963'den itibaren şehrin bütün yerleşim ve altyapı plânları yapılmış ve ileri teknolojik seviyede araştırmaların yapılacağı bir şehir olarak 1970 yılında inşasına başlanmıştır. Bu aktiviteler hızla, plânlı ve düzenli bir şekilde devam ederken şehrin geldiği son durumu dışa arz etmek amacıyla 1985'te büyük bir fuar gerçekleştirilmiştir. Şehir Japonya'nın bilim kalbinin attığı yer olarak sürekli bir plân dahilinde gelişmeye devam etmiştir. Bugünkü hâli ile 150.000 insanın yaşadığı Japonya şartlarında düşük yoğunluklu bu şehirde kendi içinde yüzlerce alt birimler ve bölümlerden oluşan, kamuya ait 46 adet oldukça gelişmiş eğitim ve araştırma kurumu, 13 plânlama organizasyon kurumu ve özel sektöre ait 150 civarında şirket ve fabrikanın araştırma geliştirme lâboratuarları mevcut olup, bunlara sürekli yenileri eklenmektedir. Akla gelen en büyük Japon firmalarının lâboratuarları buralara gelmiş ve bu verimli ortamdan istifade etmektedir. Çünkü isteyen her kurum kendi yapamadığı fakat ihtiyacı olan bilgi ve teknolojik birikimi, bedelini ödemek kaydıyla elde edebilmektedir. Yani bu belde bu haliyle Japonya için müstesna bir yer tutmaktadır.

    Yeteneklerimiz konusuna gelince, bu kavramın geniş bir açılımı olacağı açıktır. Başlıcalarından bahsetmekle bu sahayı da ele alalım. Öncelikle bizler çok iyi bir taklit kabiliyetine sahibiz. Ve bunu yaparken de bilinçsiz, rastgele değil, işin özünü kavrayarak, geliştirerek ve yeniliklere uyumlu halde, yapmada hatırı sayılır bir yerimiz vardır. Bilindiği üzere teknolojinin gelişme seyrinde bilinçli kopyanın yeri tartışılmaz. Başlangıç olarak hiç de fena olmayan bir metottur. Bunun yanında tabiî ki temel ve mühendislik bilimlerinde araştırmalara gereken kaynağı ayırmakta (yıllık millî gelirlerinin en az % 34'ü) ve büyük projelerin altına girmekten çekinmemekteyiz. Buna ilâveten başta kültürel değerlerimiz olarak sahip olduklarımızı en güzel şekilde korumayı ve en ekonomik olarak değerlendirmeyi gelecek nesillerimize karşı bir borcumuz olarak biliyoruz. Ayrıca sistematik çalışmaya ve aklımıza mantığımıza uymasa da bize verilen vazifeyi ve mesleğimizi en iyi şekilde yapmaya çalışırız. Bunu yaparken de, meselâ çalıştığımız yer özel bir şirket ise, bugün bile halen yaygın bir şekilde yapıldığı gibi sabahleyin çalışmaya başlarken o şirketin kendine has andını içerek (hani ülkenizde çocukların da sabahları okula girerken yaptıkları gibi) işe başlarız. Çalıştığımız şirkete ise kendi şirketimiz şeklinde bakar (hattâ bunun için uchi no kaisha gibi bir kavram, yani 'evimize ait' veya 'hane halkının şirketi' anlamında bir kavramımız bile vardır) ve onun var olması bizim de varlığımız diye düşünür, devletimizin devam ve bekâsını kendi bekâmız ve varlığımız biliriz. Bunun karşılığında şirketimiz ve devletimiz de, bizi kendi öz varlığı olarak bilir ve değerlendirir.

    Millî değerlerimiz konusuna gelindiğinde en başta bizlerin çok belirgin bir vasfı vatan severliğimiz ve ülkemizin çıkarlarını her zaman kendi çıkarlarımızın üstünde tutmamızdır. Bizlere bu noktadan katıksız birer Japon milliyetçisi diyebilirsiniz. Yeryüzünde Japon neslinin her alanda başarılara imzalar atmasının altındaki önemli faktörlerden biri budur. Bu sayede, oldukça büyük bir kayıpla çıktığımız II. Dünya Savaşı'ndan sonra tekrar toparlanıp bizleri bu duruma düşüren devletlerden intikamımızı ekonomik olarak alabilmişizdir.

    Bize göre ekmek ve su kadar ihtiyacımız olan diğer bir konu da, atalarımızın bizlere bıraktığı ve şu anda pek çoğunun folklorik olmaktan öte bizlerin damarlarında dolaşan kan mesabesindeki gelenek ve göreneklerimizi yaşamak ve yaşatmak, gelecek kuşaklara iletmektir. Giyim kuşamı ile, dinî törenleri ile, hemen her mahallenin sahip olduğu festivalleri (matsuri) ile bütünleşmişizdir. Ayrıca günümüz Japonyası'nda halen Shinto ve Budizm dinlerinin sulandırılmış versiyonlarını karma olarak taklit etmeye, birer kültürel öğe olarak benimseyerek devam ettirmeye çalışmaktayız. En fazla dıştan dikkat çeken bir husus da üç farklı karakter grubundan (kanji, hiragana ve katagana) alfabemizi kullanmaya devam etmemizdir. Bu karakterlerden kanji, eski Çin veya Kore'den alınan ve bu bölge insanının âdeta ortak anlaşma vasıtası; Hiragana, kendi geliştirdiğimiz ve genellikle zaman ekleri, üretme kelimeler ve tamlamalar için kullanılan bir karakterler grubu; Katagana ise, dilimize giren yabancı kelimeleri yazdığımız, ses olarak Hiragana ile aynı, şeklen farklı karakterlerdir. Vakıa dilimiz İngilizce'nin işgali altında olsa da, onu karantinaya almak amacı ile katagana kullanılmakta.

    Malumunuz bizlerin en göze çarpan bir alışkanlığı da, bize has giysilerimiz olan kimonolarımızdır. Kadın erkek istisnasız vazgeçemediğimiz bir giyim tarzıdır. Hattâ kızlarımız ve erkeklerimizin ayrı ayrı belli bir yaşa geldiğinde kimono giyme seremonileri vazgeçilemez bir zevkimizdir.

    Kültür deyince gene bahsetmeden geçemeyeceğimiz bir husus vardır ki, o da yılın belirli zamanlarında belirli şehirlerde geleneksel olarak düzenlenen Sumo güreşleri turnuvasıdır. Sumo güreşçilerinin toplumumuzda saygın bir yeri vardır. Kültürün önemli bir parçası da malum yemek kültürüdür. Biz Japonlar ufak tefek yapılı olsak da; yemek yemeyi seven, yemek yerken müthiş zevk alan, özellikle yabancı kültürlere ait yemekleri çok merak eden, eğer beğendiği bir yemek veya restorant varsa onun önünde, saatlerce sıra bekleyecek kadar sabırlı bir milletiz. Ama yemek yerken de azar azar, fakat çok çeşit olmasına ve tıka basa yememeye dikkat ederiz. Asla vazgeçemediğimiz yiyeceklerin başında ise balık, pirinç ve soyadan yapılan yemekler gelir. Hasılı dengeli ve besleyici bir yemek kültürümüz vardır diyebiliriz. Damak zevkimizin vazgeçilmez bir parçası olan ocha diye adlandırılan yeşil çay kendine has seremonisi ile çok renkli bir kültür öğesi olmaya devam etmektedir.

    Aslında millî değerlerin başında sayılması gereken bir hususa şimdi değinmek istiyorum. O da sıradan bir Japon'da bile mevcut olan onurdur. Aşağılanmaya ve altta kalmaya hiç tahammül edemeyiz. Bu durumda kalmaktansa yok olmayı yeğler ve gereğini yerine getiririz. Burada negatif bir kademe olan gurura yer yoktur. Genelde mütevazı bir toplumuz diyebilirim. Başka bir mesele ise, siz Türkler arasında Japon milleti ile ilgili bazı negatif intibalar olduğudur. Bu hususa bir örnek vererek işaret etmek istiyorum. Yakın zamanda vefat eden Türk sinemasının ünlü isimlerinden Kemal Sunal, Şaban olarak adlandırılır. Onun karakterize ettiği şahıslar ise genelde saf köylü tipleridir. Tanıdığım Türkler arasında 'Şabanlaşma' gibi espriler bolca yapılıyor ve bu arada Japon kelimesine zaman zaman böyle anlamlar veriliyor. Bir noktadan Japonlar'ın saf olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu bir zaaf değil, bu durum sadece herkesi kendimiz gibi iyi niyetli olarak bilmemizden kaynaklanır. Yıllarca Türkiye' de kalmış bir Japon olarak sizin Japonlar hakkındaki intibalarınızın olumlu kısımlarını, hatırlatmak isterim. Bunların en çarpıcı olanlarından biri Mehmet Akif Ersoy'un; "Japon'ların öyle bir dini var ki bizim yaşantımız gibi, öyle bir yaşantıları var ki bizim dinimiz gibi" sözüdür.

    Ortalama bir Japon'un en fazla kullandığı iki kelime ilk etapta göze çarpar. Bunlar birincisi, teşekkür ederim, diğeri de, özür dilerim, sözleridir. İlk bakışta normal gibi gelen bu kelimeler aslında insana verilen en büyük değer anlamına gelmekte. Yerlerin ve göklerin sahibi ona bu şekilde hitap ediyorsa da normal bir Japon bundan habersiz. Yani her şey insana verilen değer üzerine yapılandırılmakta ve onun rahatı için bütün sıkıntılara katlanılmakta. Devletimiz de kendi varlığının vatandaşına hizmet olduğu bilinciyle gerekli kanun ve düzenlemelerini yapmakta, vatandaşına içte ve dışta sahip çıkmaktadır.

    Çalışmak bir Japon için vazgeçilmez bir tutkudur. Her ne kadar günümüz nesli bu konuda bizleri ümitsizliğe sevk etse de genel itibarıyla bu sonuç doğrudur. Dürüstlük ise en değer verdiğimiz bir vasıftır. İnsanlar bilirler ki muhatabı onu hiç bir şartta aldatmayacak ve onun yanlış karar vermesine sebep olmayacaktır. Dünyada suç işleme oranı en düşük yer olarak bilinir ve insanlar burada kendilerini devamlı güvende hissederler. Geleneksel yapımız içinde halen aile ve ona bağlı kurumlar gereken saygıyı görmeye devam eder. İş hayatında kendi üzerimizdeki vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışırız. Bir konuda verilecek bir karar için o kadar çok ince düşünür, teferruatlarla o kadar çok meşgul oluruz ki bundan dolayı işler bazen gecikir. Gecikir ama asla akîm kalmaz.

    Japonya şu anda son zamanlarda aldığı bazı kararlarla çok hızlı bir şekilde dışa açılma politikaları geliştirmektedir. Bu bağlamda yurt dışından öğrenci transferine ağırlık verilmekte ve bunu devlet bir politika olarak desteklemektedir. Ağırlık uzak doğu ülkelerinden olsa da, pek çok başka ülkenin öğrencileri de bundan istifade etmektedir. Özgürce ve ekonomik olarak zorlanmadan bir öğrenim için bulunmaz fırsat olan Japonya, sizin gibi dinamik bir gençliğe sahip bir ülke için tıkanıklıkları aşmakta yardımcı olabilir. Çalışarak okuyabilme ve son derece gelişmiş imkânlarla eğitim öğretim yapabilme, mezun olduktan sonra çok kaliteli iş imkânlarına kavuşabilme açısından, mutlaka değerlendirilmesi gereken bu imkânı dikkatlerinize sunuyorum. Hem Japonya hakkında istenilen bilgileri elde etmeniz, hem de Japonya'yı daha iyi tanımanız için, aşağıdaki adresten yararlanabilirsiniz. http://jin.jcic.or.jp/
     

Sayfayı Paylaş