Şehitler İçin

Konusu 'Kültür Sanat Bilim Seyahat' forumundadır ve hsd tarafından 16 Eylül 2006 başlatılmıştır.

  1. hsd
    Offline

    hsd Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2005
    Mesajlar:
    2.582
    Beğenileri:
    300
    Ödül Puanları:
    93
    Bu başlığın hazırlanmasındaki amaç sadece Şehitlerimizi hatırlamak ve anmaktır.Burada kesinlikle provake yazılara yer verilmeyecek ve yazan her kim olursa olsun siteden süresiz uzaklaştırılacaktır.Son zamanlarda şehit cenazelerine kadar sızan militanlar ortalığı karıştırmakta ve olayları başka boyutlara çekmektedirler bende burada buna izin vermeyeceğim lütfen duyarlı olalım ve gereken saygıyı gösterelim sadece şehitler için şiirler,yazılar,gerçek hikayeler ve bu tarz konulara yer verelim

    Lütfen Çanakkale şehitlerine yzılmış şiirden bu alıntıyı okuyunuz!!!

    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.
    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.

    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]
    [​IMG]


    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    İstiklal Marşı

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
    O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
    Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
    Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
    Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    "Medeniyyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı:
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
    Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
    Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.

    Ruhumun senden, İlâhi, şudur ancak emeli:
    Değmesin mabedimin göğsüne nâmahrem eli.
    Bu ezanlar - ki şahâdetleri dinin temeli -
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder - varsa - taşım,
    Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
    Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!

    Mehmet Akif Ersoy
    ----------------------------------------------------------------------------------------
    Çanakkale Şehitlerine

    Şu Boğaz Harbi Nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
    -Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
    Ne hayasızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde-gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı”
    Dedirir-yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
    Eski Dünya, Yeni Dünya bütün akvam-ı beşer
    Kaynıyor kum gibi, Mahşer mi, hakikat mahşer.
    Yedi iklimi cihanın duruyor karşında,
    Osrtralya’yla beraber bakıyorsun ; Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk.
    Sade bir hadise var ortada : Vahşetler denk.
    Kimi Hindu, kimi Yamyam, kimi bilmem ne bela...
    Hani tauna da zuldür bu rezil istila...
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
    Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
    Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrarı hayasızcasına,
    Maske yırtılmasa hala bize affetti o yüz ...
    Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
    Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbab,
    Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.
    Öteden saikalar parçalıyor afakı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a’makı;
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o aslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
    Atılan her lağımın yaktığı: Yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtme de yer
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de namerd eller,
    Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
    Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
    Hangi kuvvet onu, başa, edecek kahrına ram?
    Çünkü te’sis-i ilahi o metin istihkam.
    Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
    Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
    Bir göğüslerse Huda’nın edebi serhaddi;
    “O benim sun’-i bediim, onu çiğnetme” dedi.
    Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
    Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
    O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
    Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
    Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
    Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
    “Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyetler eder istiab.
    “Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
    Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
    Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanını Salahaddin’i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki, İslam’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki, a’sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufukalar, seni almaz bu cihat...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

    MEHMET AKİF ERSOY
    -----------------------------------------------------------------------------------------------------------

    Çanakkale

    “Söyle arkadaşım “dedi Anadolulu Mehmet
    Yanıbaşında ki Anzak erine
    “Nerelerden kopup gelmişin
    Neden çökmüş bu mahsunluk üzerine”
    “DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN” dedi gencecik Anzak
    “Öyle yazmışlar mezar taşıma
    Doğduğum yerler öylesine uzak
    Örtündüğüm topraksa gurbet bana”


    “Dert edinme arkadaşım” dedi Mehmet
    “Değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet
    Sende artık bizdensin
    Sende bencileyin bir Mehmet”


    Çanakkale toprağının
    Üstü cennet altı mezar
    Kavga bitmiş mezarlarda
    Kaynaş olmuş yiten canlar
    “Ya sen” dedi Mehmet
    Oyun çağındaki İngiliz erine
    “Yaşın ne senin kardeş
    böylesine erken buralarda işin ne”


    “Yaşım sonsuza dek on beş”
    dedi ufak tefek İngiliz eri
    “Köyümde askercilik oynar
    coştururdum trompetle bizimkileri


    Derken kendimi cephede buldum
    Oyun muydu gerçek miydi anlamadan
    Bir sahici kurşunla vuruldum
    Sustu boynumdaki trompet


    Son verildi böylece oyundan bozma işime
    Gelibolu’da bana bir yer kazıldı
    Mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ yazıldı
    Öyküm de künyem de bundan ibaret


    Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
    Gözyaşları düşerek üstüne sanki
    Damla damla ağlıyordu uzaktan uzağa
    Sahibini yitiren bir trompet
    “Ya sizler” dedi Mehmet
    Dünyanın dört kıtasından
    Mezar dolusu erlere
    “Hangi rüzgar savurdu sizleri
    bu bilmediğiz yerlere”


    Kimi İngiliz’di kimi İskoç
    Kimi Fransız dı kimi Senegalli
    Kimi Hintli kimi Nepall
    Kimi Avustralya’ dan Yeni Zellanda ’dan Anzak
    Gemiler dolusu asker
    Her biri niye geldiğinden habersiz
    Gelibolu’nun oya gibi koylarından sızarak
    Tırmanmışlardı dağa bayıra
    Siper siper yara gibi yarılan toprak
    Mezar olmuştu savaş ardından onlara


    Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
    Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ
    Kiminin de mezar taşında
    On altı,on yedi on sekiz yaşında
    EBEDİ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı
    Çanakkale topraklarında
    Her birinin erken biten yaşam öyküsü
    Eski yazıtlar gibi taşlara böyle taşlara böyle kazılı
    “anlamaz mıyım”dedi “halinizden kardeşler”
    adına yazılı taşı bile olmayan asker
    Anadolulu Mehmet


    “Bende yüzyıllarca yaban ellerde
    Neyin uğruna bilmeden can vermişim
    Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
    İlk kez Çanakkale’ de ermişim


    Uğrunda can verdikçe vatanlaştı ancak
    Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
    Değil mi ki sizler alamazsanız bile
    Bu topraklar almış sizleri basmış bağrına
    Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale “


    Çanakkale toprağının
    Üstü cennet altı mezar
    Kavga bitmiş mezarlarda
    Kaynaş olmuş yiten canlar


    Bir garip savaştı Çanakkale Savaşı
    Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
    Ara verdikçe ateşe düşmanı kardeşe
    Döndüren bir savaş
    Kıyasıya bir savaştı
    Ama saygı üreten bir savaş
    Yaklaştıkça birbirine
    Karşılıklı siperler
    Gönüllerde yakınlaştı
    Düştükçe vuruşanlar toprağa
    Dostlar gibi kaynaştı


    Savaş bitti
    Ölenler kaldı sağlar gitti
    Köylü köyüne döndü evli evine


    Kır çiçekleri geldiler akın akın
    Çekilen askerlerin yerine
    Yaban gülleri dağ laleleri papatyalar
    Kilim kilim yayıldılar toprağa
    Siper siper
    Toprağın savaş yaralarını örttüler
    Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
    Kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine
    Çiçeğiyle yemişiyle yeşiliyle
    Silah yerine sapan tutan elleriyle
    Geri aldı savaş alanlarını doğa
    Can geldi toprağa silindikçe kan izleri


    Yeryüzünde cennet oldu öylece
    O cehennem savaş yeri


    Şimdi Çanakkale Gelibolu
    Bahçe bahçe
    Ülke ülke
    Mezar dolu


    Üstü cennet altı mezar
    Çanakkale toprağının
    Kavga bitirmiş mezarlarda
    Kaynaş olmuş yiten canlar
    “Huzur içinde uyusun”
    Vuruştukları topraklarda
    Kavgadan kinden uzakta
    Yanyana dostça yatanlar

    BÜLENT ECEVİT
    -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    Bir Yolcuya

    ( Bu şiir Gelibolu yamaçlarında yazıldı.)

    Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
    Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
    Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
    Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

    Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
    Gördüğüm bu tümsek, Anadolu’nda,
    İstiklal uğrunda, namus yolunda,
    Can veren Mehmed’in yattığı yerdir.

    Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
    Son vatan parçası geçerken ele,
    Mehmed’in düşmanı boğuldu sele,
    Mübarek kanını kattığı yerdir.

    Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin
    Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
    Bir harbin sonunda, bütün milletin,
    Hürriyet zevkini tattığı yerdir.

    NECMETTİN HALİL ONAN
    -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    MEHMETÇİK


    Esaret zincirini kanlarla kıran Mehmet,
    Hürmetle eğilmede huzurunda bu millet,
    Kan verdin şu toprağa ebedi şan aldın sen.

    Öldünde savaşlarda yaşatmak için yurdunu,
    Çoştunda savaşlarda azgın düşmanlar durdu.
    Bütün dünya milleti o azgın düşmanlar ki,
    Memleketi istila edeceklerdi sanki.

    Düşündüler mi onlar üç kıtanın fethini,
    Düşündüler mi onlar şanlı tarihini.
    Çoştun da bir zamanlar atlamıştın Tuna'yı,
    Ezmiştin hasımları sarmıştın Viyana'yı.

    Avrupa ortasında yıllarca at oynattın,
    Dillere destan olan kahramanlar yarattın.
    Saçtın oralarda binbir dehşetle korku,
    Sinerek düşmanların Türk geliyor diyordu.

    Unutulmuştu demek o istila günleri,
    Tarihe nam saldığı Türk'ün şanlı günleri.
    Hatırladın sen o şerefli anları,
    Çanakkale önünde boğarak düşmanları.

    Çarpışarak orada bulmak için hakkını,
    Durdurdun imanınla,çoşup gelen akını.
    Bir kere daha geçti şanlı tarihe ismin,
    Sen bizim kalbimizde ölmez ve ebedisin.


    E.kıdemli Alb. Celalettin Alıcı
    15 Şubat 2006

    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------

    HİSSETMİŞTİM ANNE


    Ana bu sabah yine erken uyandık
    Botları boyadık,düzeni yaptık
    Sabah sabah iştimada dimdik ayaktaydık
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Bir emir geldi babacan komutandan
    Araçlara bindik tam teşhizat hep bir andan
    Karamanlı başladı dua okumaya ağzından
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Mataramda ki su sanki zem zemdi
    Tetiğim gül oya,süngüm bir çiçekti
    Yüreğimde ki sevda daha bir depreşti
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Sen geldin aklıma giderken göreve
    Sivaslının gözündeki yaşa takıldı aklım
    Sordum kendi kendime acep niye
    Biliyordu o da kavuşmayacaktı nişanlısı Emine'ye
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Bir ses duyuldu önce kulaklarım oldu sağır
    Az sonra geldim kendime koştum cenke
    Arkadaşlar dökülüyordu tek tek yere bağır ALLAH diye bağır
    Gözümde ki yaş düşmüştü gönlüme orda oldu kahır
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne

    Vatan içindi dökülen kanlar yere
    Çakallar karşı cephede mehmetçikler yerlerde
    Tokatlı,Yozgatlı düşmüş kalmışlar üst üste
    Allahım sen onlarında gazasını mübarek eyle
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne
    Doğduğum anı bilmem ama anam
    Ölürken son sözüm oldu VATAN
    Helaldir ona bu uğurda verilen her can
    Ana ağlamaysın oğlun oldu şehit OSMAN
    Ben şehit olacağımı hissetmiştim anne
    VATAN SAĞOLSUN
    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    mektuplar

    Şehitler Vurulunca Değil, Unutulunca Ölürler !

    Arkadaşım her yazdığımın arkasındayım, orayı yaşayan bilir. Oraya ilk giden

    askerler olarak çok iyi bilirim orayı. Bu bir masal değil yaşanmış bir hayat.

    Dedim ya ilk gidenlerdendim oraya, Eruh baskınından tam 3 gün sonra

    oradaydık nereye gitdiğimizi bilmeden çıktık Bolu Komando Tugayı'ndan.

    Hele birde evliysen, hele yüzünü dahi görmediğin çoçuğun varsa yandın.

    İnanın neresinden başlayayım bilmiyorum, bu yazıya ? Neresinden bakarsan bak yaşanmış bir hayat yada dıram, yada (ŞEREFİYLE VE LAYIKIYLA YAPILMIŞ BİR ASKERLİK) orada olacaksınki o görmediğin çoçuğun rahat etsin, ailen rahat uyusun, yatağında...

    Benim bir yüzbaşım vardı Serdar AKYAZAN, derdi ki ;

    " Komando Bittiği Yerde Güç Toplayan Askerdir. "

    Haklıydıda bizi öyle motive etmiştiki orada ölmek neydi ki bize ? Hiçti... Vatan için o an akan kan helaldi.

    Bırak aksın, akan kan olsun. Kim akıtmadıki bu vatan için kanını seve seve ?

    Biz akıtmayalım ?

    Vatan Sana Bir Değil Bin Canım Olsa Feda.

    Sizin kucağınıza yüzü olmayan bi çocuk verildi mi ? Hiç rüyanızda bir sabah kendi evladınızın acısıyla uyandınız mı ? Öyle zamanlarda bile görevimizi tam yapmanın haklı gururuyla şimdi geziyorum.

    Sirtde, Şırnak'ta Hakkari'de, Cizre'de, Mardin'de

    Bolu KOMANDOSU her yerde adım adım her yerdeydi. Bize ne gece vardı, ne de gündüz ?

    Şu an 7 bin şehit vermişiz, 35 bin insanımız ölmüş ne için ? Ben bunu sorarım şimdi ? Ne İçin ? Kim yıkmayı başarmış ki bu vatanı onlar başarsın ?

    Zor nedir ?

    Ben 8 saat durmadan dağ tırmanmayı, 36 saat silah başında nöbet tutmayı, gırtlağıma kadar suyun içinde silah başında gelen mermilerden korunmayı, patlayan ayaklarla saatlerce yürümeyi, arkadaşımın yorulduğu zaman onun yardımına koşmayı kolay bildim, ama zordu.

    KOMANDO olmak zor iş herkese kısmet olmaz .

    Çelik gibi sinir, zorluklardan yılmayan bi beden ister.

    Ölen Şehitlerimize Allah'tan Rahmet, Ailelerine Sabır Dilerim....

    Onlar bu vatanın sonsuz sahipleridir.

    Şehitler vurulunca değil unutulunca ölürler...

    Dilerim devletimiz onları, her zaman saygıyla anar.

    1963/3 tertip Bolu Komando Tuğ. Askerlerinden onbaşı Zafer 12. Bölük bu yazımı okuyan asker
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    "SAĞ KOLUMU KAYBETTİM AMA SOL KOLUM VAR"

    Seddülbahir ve Conkbayır'ın büyük kahramanlarından biride Bombacı Mehmet Çavuş 'tu. Bu kahraman Anadolu çocuğu ,İngilizlerin siperlerimize fırlattığı el bombalarını korkusuzca hemen yakalar,karşı tarafa fırlatır ve zararını kendilerine dokundururdu. İngilizler bunu anlamış olacaklar ki bombaları bir kaç sayı saydıktan sonra fırlatarak Mehmet Çavuş 'un iadesini önlemeye çalışmışlardı. İşte böyle bir bomba Mehmet Çavuş 'un elinde patlayarak sağ elinin bileğinden kopmasına sebep olmuştu. Bu yiğit delikanlı vazife şuuruyla hastahaneden tabur kumandanına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

    "Sağ kolumu kaybettim, zarar yok,sol kolum var. Onunla da pekala iş görebilirim. Beni müteessir eden ve yüne kıtama iltihak edip düşmanla çarpışmama mani olan şey yaramın henüz kapanmamış olmasıdır.

    Hastahaneden kurtularak halen harbe iştirak edemediğim için beni mazur görünüz ,affedeniz muhterem kumandanım.."


    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    “ BENİM GÖZLERİM GÖRECEĞİNİ GÖRDÜ”

    O gün Boğaz tabyaları arasında en çok iş gören ve en çok hasara uğrayan Rumeli Mecidiyesi Bataryası oldu. Sabahtan beri muharebenin en şiddetli anlarında dahi iki sahil arasında gidip gelmekten çekinmemiş olan Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, tabyanın feci durumunu haber aldığı zaman yine motora atlayıp Çimenlik İskelesi’nden karşı sahile hareket etti. Cephaneliği berhava olan tabyanın durumu hazindi. İstihkam yıkıntıları arasında dolaşmakta olduğu sırada bir ağacın altına uzanmış olan bir askerin hali dikkatini çekti ve yanına gidip

    * “ Ne var evlat ?” diye sordu.

    Nefer hemen yerinden fırlayıp esas duruş vaziyeti aldı. Çünkü sesi tanımıştı. Ama gözleri başka tarafa bakıyordu.

    * “ Gözlerine bir şey mi oldu oğlum?”

    O zaman nefer tok sesiyle “ Üzülmeyin efendim” diye cevap verdi. “ benim gözlerim göreceğini gördü” ( Evet düşman gemilerine tam isabet kaydedilmiş ve “Ocean” destroyeri hareket edemez hale getirilmişti.)

    Cevat Paşa sessiz sessiz ağlıyordu.Nefer kör olmuştu

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
     
    PeNa, Cattleya, R10 ve diğer 4 kişi bunu beğendi.
  2. hsd
    Offline

    hsd Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2005
    Mesajlar:
    2.582
    Beğenileri:
    300
    Ödül Puanları:
    93
    Haintepe
    25 Nisan günü donanma ateşi ile çıkan 1500 kişilik anzac birliklerine karşı sahili koruyan 63 kişilik 27.Alay 8.Bölük 2.Takım Bu bölgeyi tam 1 saat boyunca savunarak gerideki birliklere büyük bir zaman kazandırmıştır.Asteğmen Muharrem efendinin ağır yaralandığı muharebeden sadece 3-4 asker sağ çıkabilmiştir...


    Seyit Onbaşı
    Onbaşı seyit 18 mart muharebeleri sırasında Rumeli mecidiye bataryasında görevliydi.Burada bulunan Alman topları oldukça güçlüydü ve boğazı savunmak için çok gerekliydiler.seyit onbaşı 3 nolu topun başındayı ve savaş sırasında batarya isabet aldı.Mermileri kaldıran mekanizma hasar görmüş ve diğer arkadaşları yaralanmıştı.Seyit onbaşı etraftakilerin şaşkın bakışları arasında topu sırtladı(275kg).Ve topu namluya sürdü artık sadece topu ateşlemek gerekiyordu.Seyit onbaşının ocean zırhlısını vurduğu söylenir.Bu savaşın kaderini değiştiren atıştır.Çünkü ünlü fransız zırhlısı bouvet Ocean vurulduğunu görünce manevra yapmak isterken.Nusrad mayın gemisinin mayınlarına çarpar ve arkasından başka bir ingiliz irreziztable da mayına çarpar.Boğazdaki 3 önemli gemisinin hasar aldığını duyan ingiliz fransız amiraller boğazdan çekilirler.


    Atatürk Ve TüRk Uşağı
    Bir gün ingiltere konsolosun geleceğinin haber alan Atamız hemen ingiliz mutfağından yemek yemekler hazırlansın diye buyurur.
    Misafir gelir. Yemek masasında otururken türk uşak konsolosun üstüne yemekleri deviri verir.
    Atamız Konsolosun Kulağına eğilerek:"Ben türk Milletine Her Şeyi Öğrettim Ancak Bir Türlü Uşaklığı Öğretemedim" der.



    Sor Bakalım Babasının Orda Ne İşi Varmış.
    Bir gün Atamız bir davette kendisine kötü kötü bakan adamı farketmiş.Yaverini çağırtıp yaverine"Kimdir bu adam" demiş."Neden bana kötü kötü bakıyor böyle"
    Yaver adamın yanına gidip sorunca adam"Yıllar önce çanakkalede babamı öldürdü."
    demiş.Yaver Atamızın yanına gelip anlatmış.Atamızda şöyle demiş "Sor bakalım babasının orda ne işi varmış"....
     
    zhu.zhq ve MeTaLLiCaT bunu beğendi.
  3. hsd
    Offline

    hsd Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2005
    Mesajlar:
    2.582
    Beğenileri:
    300
    Ödül Puanları:
    93
    çanakkale savaşından göz yaşartan bir mektup

    --------------------------------------------------------------------------------

    Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da
    onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.
    Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına
    çağırdı ve merakla sordu:
    " Adın ne senin evladım?" dedi.
    " Ali, komutanım" dedi.
    " Nerelisin?"
    " Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..."
    " Peki evladım,bu kafanın hali ne?
    Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?"
    " Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını
    da bilmiyorum."
    " Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali."
    O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
    Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da
    alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst
    tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
    Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.
    " Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
    Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
    Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
    " Sen söyle biz yazalım" dediler.
    Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru
    yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
    " Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok
    iyiyim, beni sakın merak etmeyin."
    Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını
    sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini
    merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki
    düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu.
    Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek
    Mektubun sonuna şunları yazdırdı.
    " Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada
    komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek
    sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın
    kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden
    öperim anacığım."
    Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak
    için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri
    birer, birer, sonraları beşer,beşer,
    Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor,
    onlarında sayıları giderek azalıyordu.
    Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında
    çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine
    insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye
    göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
    Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları,
    komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini
    istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi
    ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
    Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır,
    bile,bile ölüme gidiyorlardı.
    O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan
    Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit
    olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından
    mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile
    okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna
    aile adına babası yanıt veriyordu.
    " Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü
    sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye
    gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben
    sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme."
    Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra
    "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
    Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı
    şöyle diyordu anası:
    " Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de
    yakma demişsin.
    Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
    geçmesinler.

    Bizde üç işe kına yakarlar;

    1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE
    2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE
    3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...

    Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun
    " Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra,
    hıçkıra ağlıyordu... "

    (Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)
     
    zhu.zhq ve MeTaLLiCaT bunu beğendi.
  4. FleXoR
    Offline

    FleXoR Özel Üye

    Katılım:
    5 Aralık 2005
    Mesajlar:
    7.062
    Beğenileri:
    10.104
    Ödül Puanları:
    123
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    Antrenör - Yazar
    Yer:
    Kırklareli & sivas
    En sevdiğim şehit şiiri şiirden sonra şehit olmuştur

    Olur ya bir çatışmada ölürsem,
    Arkamdan yas tutmayın.
    Bırakın toprağımda rahat içinde yatayım.
    Bedenimden komandomu çıkarmayın,
    Onlar benim kefenim olacak.
    Başımdan mavi beremi çıkarmayın,
    O benim şanım, şerefim, olacak.
    Ayağımdan botlarımı çıkarmayın,
    Onlar nice yollar aşacak.
    Şehit olursam sırat köprüsünden geçecek.
    Elimden tüfeğimi almayın,
    O benim mezarıma sembol olacak.
    Yaramın kanını silmeyin,
    Ahiret'te hesabı sorulacak.
    Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın,
    O benim madalyam olacak.



    Şehit Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya GÜLYAMAN
     
    Ali28, Kasva, zhu.zhq ve diğer 1 kişi bunu beğendiniz.
  5. FleXoR
    Offline

    FleXoR Özel Üye

    Katılım:
    5 Aralık 2005
    Mesajlar:
    7.062
    Beğenileri:
    10.104
    Ödül Puanları:
    123
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    Antrenör - Yazar
    Yer:
    Kırklareli & sivas
    [​IMG]

    Gelirken vatanın koynundan ulu bir Türkü

    Hangi hainler sevmez ki Türkü

    Giderken dağların efendisi ürktü

    Dağların üstündeki kurt değil çakalın kürkü


    Emanet etmişken kuzum dediği evladını vatana

    Şimdi çığlıklarla evladını arıyor bak şu ana

    Ettiği duaları kendine değil her gün ona

    Resimleri kokluyor doya doya


    Her bir haberi karlı dağların

    Bağrını sızlatmaz ki hangi ananın

    Sahibi analar mı, evlatları her biri önce vatanın

    Nasıl emrine girdi havyarcının soğan ekmekleydi anısı evlatlarının


    Kapı çaldı mı korkmaz yüreği anası bilir gelen cennetin haberi

    Hem ağlayıp diyorken vatan sağ olsun siz sağ olun ebedi

    Kefenine değen hangi yüreksizin eli

    Parçalanmış her yeri anadan başkası tanımaz bu bedeni




    Gözlerini mi kaybetmiş gitmem diyor geri

    Ayakları kopmuş bilmeden sürünüyor ileri

    Hangi acıyı dinler ki şimdi yüreği

    Bilsinler eğilmedi haine son nefeste bileği



    Diyor ki: “Şehit derlermiş ölse şimdi

    Kurşunun üstüne atlarmış görse şimdi

    Vatan sevgisinden başka sevda bilmezmiş şimdi”

    Öldüğünden habersizmiş bilmiyormuş şehit şimdi


    Dostu cigarası karlı havada, sırtını dayadığı şu kayada

    Kaçıncısı dostlarından kaybettiği dünkü çatışmada

    Hazır bekliyormuş oda her gün sırada

    Şu bayrağın kırmızısında birazda keşke onun kanı olsa


    Denizler atarmış ya kendinden olmayanı dışarı

    Bu vatanda atar şehit denizinden hainleri birgün kapı dışarı

    Şimdi anmayı ayıp saysa da nicesi onları

    Cesetleri karışmış toprağa şimdi buğdayda, o da nimet buğdayda


    Dolaşırken şehitler her yanda

    Basılmaz bu toprağa başın aşağıda secdeden başka

    Şimdi şehit üzülme çalsalar bütün bayraklarını vatanın

    Damarlarımdaki kanıda çalamazlar ya kıpkırmızı

    Alamazlar ya gökteki ay yıldızı


    Keserim başımı kurban desinler

    İster şehit ister ülkeme kurban desinler

    Ne doğunun alçak basıcını ne batının yüksek basıncını dinler

    Dünyayı kanımla kırmızı yaparım gökteki ayı yıldızı dünyaya çakar

    Söz bilesini, bu dünyayı Türk e bayrak yaparım

    -------------------------------------------------------------

    İnsan duygularını, sevgisini, umudunu, beklentisini, hasretini mısralarla, dizelerle dile getirir, öyle anlar olur ki, bir an, bir anı, bir olay, kalemden söz olur dökülür beyaz kağıda... Bazen aşkları, anılan tazeler, sevgi olur akar. Bazen de kan olur kaderi yazar.
    Bilemem ben,
    Onu bunu bilemem
    Askerlerimiz şehit ölürken,
    Ben içimden gülemem.
    Devlet oğul, mürvet oğul,
    Fidan oğul, toy oğul,
    Anam dedin, babam dedin,
    Atam dedin bayrağa,
    Hem al bayrak oldun işte,
    hem de bayrakta al oğul....

    İşte şehit askerimiz Savaş'ın annesine gönderdiği şiirden birkaç mısra. Şehit askerimiz Savaş Koyun'un bu şiiri gönderdiği tarih ile şehit olduğu tarih arasında sadece bir hafta olması düşündürücü, acı öyle ki yürek dağlayıcı.
    Savaş Koyun, Samsun'lu, 20 yaşında terhisine iki hafta kala eli kanlı teröristlerin kahpe kurşunlarına hedef olan gencecik bir fidan. Hedefi vatan borcunu tamamladıktan sonra annesinden bile gizlediği sevgilisi ile evlenerek, Bayramiye Ana'ya sürpriz yapıp kalan ömründe huzurlu ve mutlu bir yaşam ile rahat ettirmek.

    Gaziosmanpaşa Gazi Mahallesin'deyiz. Şehit Piyade Er Savaş Koyun'un oturduğu evi arıyoruz. Minik esmer tenli zeytin gözlü afacan bir küçüğe sesleniyorum. "Efendim" diye cevap veriyor. Yanıma kadar gelip "Buyur amca, adım Erhan" diye kendini tanıtıyor. Küçük Erhan'a Savaş'ı soruyorum. Cin gibi maşallah. Sanki büyümüş de küçülmüş, sanki mahallenin muhtarı. Herkesi tanıyor. Savaş abisini kahraman olarak tanımlıyor. Mahalle sakinlerinin kendi aralarında yaptığı konuşmaları çok dinlemiş ve etkisinde kalmış olacak ki, gururla anlatıyor. Savaş abisini bir rambo gibi görüyor. Erhan'la eve gidiyoruz.

    Kapıyı Bayramiye Ana açıyor. Bir evlat sevgisi ve hasreti ile sarmalıyor kollarıyla bizi. Yüreği hızla çarpıyor. Hissetmemek mümkün değil, öyle anlaşılıyor ki bizi şehit olan evladının yerine koymuştu. Ben onun için Savaş oğuldum.

    Bir acı, bir özlem, bir isyan ve bin ağıt var Bayramiye Ana'nın Gazi Mahallesi'ndeki evinde... Yüreği evlat acısı ile dağlanmış Bayramiye Ana'da, yıllarca gözünden bile esirgediği, büyütüp yetiştirdiği, tüm mahalle halkının sevgilisi olan "tığ gibi delikanlı" diye tabir ettiği tek oğlunu vatan için şehit vermiş bir ananın çektiklerini, dudağından dökülen her kelimede acının en derinini bulmak mümkün.

    Musluktan boşahrcasına akmaya hazır gözyaşlannda, bir temas, bir söz gibi küçük bir kıvılcım bekleyen buğulu gözlerinde, yine de anneliğin en yüce duygulan şefkat ve sevgi ile birlikte Bayramiye Ana, ilgisiz kalan yetkililere isyan etmeden de edemiyor. Hani küçük bir kıvılcım, hani küçük bir söz onu gözyaşlanyla birlikte isyana çağıracak nitelikte.

    Savaş'ın adı geçtiği her anlatımda, konuya göre değişen yüz hatlarında bütün duygularını ortaya koyan Bayramiye Ana ise vatan uğruna şehit verdiği oğluna olan sevgisi ve hasreti ile yedi yıldır gözleri yaşlı. Ülkeyi parçalamak ve hain emelleri için, Türk askerine, Kahraman Mehmetçiğe kurşun sıkan parmaklara nefret ve lanet yağdıran yüreği acılı ana, dökülen gözyaşları arasında yine de mutlu. Çünkü oğlu vatan için şehit olmuş. Kendisi artık bir şehit anası.

    Bayramiye Ana anlattıkça gözleri doluyor. Her damla gözyaşı oğul Savaş'ın resminin üzerine düştükçe, bir yangın büyüyor sanki Bayramiye Ana'nın yüreğinde. Sözlerinde hep özlem, hep bekleyiş var.

    ODASINI HERGÜN TEMİZLİYORUM

    "Oğlumun öldüğünü kabul etmek zor ana yüreği işte odasını hergün temizliyorum. Savaş'la hep rüyalarımda birlikteyiz. Oğlumun odasındaki resimlerin herbirini canlı olarak görüyorum. Oğlumun odasına girip onunla konuşuyorum. Babası kiminle konuşuyorsun diye kızıyor. Ben de babasına dertlerimi anlatıyorum, içim yanıyor içim, diyorum. Babası: "Oğlumuzu fazla rahatsız etme", dediği anda ben de; oğlum benden rahatsız olmaz, çünkü bana oğlum "Anne, senin oğlun var, hiçbir zaman oğlum yok, deme. Bak kapına gelmem. Ama oğlum var dediğin zaman da, senin kapından hiçbir yere gitmem. Seni hiç kimseye muhtaç etmeyeceğim" diyordu. Onun öldüğüne hâlâ inanamıyorum. Oğlumun odasını hergün temizliyorum. Temizlemesem içim rahat etmiyor. Mezarlığa gittiğim zaman oğlumun mezarını siliyor ve suluyorum. Sanki oğlumu yıkıyorum gibi bir his oluyor içimde."

    AYNI GÜN RÜYAMDA GÖRMÜŞTÜM...

    Aynı gün oğlum rüyama girdi ve bana, geliyorum anne beni bekle, dedi. O zaman evimizde telefon yoktu. Ben de hemen postahaneye gidip evimize, telefon çektim. Oğlum beni arasın, rahat rahat konuşayım diye. Ama maalesef telefonu bize bağlayamadılar. Askere gideli bir yıl olmuştu. Babasına, sen işyerinden ara görüş, ben komşunun telefonundan konuşurum, dedim.
    Benim oğlum Fenerbahçeliydi. Evden dışan çıktım, bir kanarya kuşu gelip, burnumun üstüne kondu. Kuş burnumun üstünde durabilir mi? Burnumu ısırmaya başladı. Kuş'a, "Oğlum dedim, sen gelmedin, Feneri'ni-Kanaryanı mı yolladın. Sana da, silahına da kurban, dedim. Kuşa, Savaş'ıma git, ona iyi olduğumu ve onu beklediğimi söyle, dedim. Kuş aşağı inip, 3 defa, cik cik etti. Sanki ağlar gibi yukarıya, yüzüme baktı. Kuşun o halini görüce bir tuhaf oldum ve ağladım. Eve girdim. Beyim, burnuna ne oldu diye sordu. Ben de yaşadığım olayı anlattım. Ağladım, Ağladım.

    VE O GÜN...

    "Tunceli-Kozak'ta, alnından vurulmuş. Daha sonra, Oğlumu Diyarbakır'a, hastaneye götürmüşler. Hastane'de beş gün yatmış. Birşey söyleyeceğim ama, askeriye beni hiç yanlış anlamasın, askeriyenin şöyle bir hatası oldu. Bana oğlumun vurulduğunu söylemediler. Bana söyleselerdi, ben hemen atlayıp Diyarbakır'a giderdim. Neden diye sorarsanız, oğlum beni gördüğü zaman belki daha iyi olup iyileşebilirdi. Ben askeriyeyi bu konuda hatalı buluyorum. Doktorlar bütün uğraşlarına rağmen, oğlumu kurtaramamışlar."


    ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    YATAN ASKER..

    Yanıp, tutuşurken vatan aşkıyla,
    Namusum olan ay yıldızlı bayrağa..
    Sahip çıktıkça, ülkemin her karış toprağına
    Şehit olup yatacağım sonsuza dek bu topraklarda..

    Sen hiç yattın mı?
    Topraktan yatakta…
    Sen hiç yattın mı?
    Yıldızlarla bezenmiş gök kubbe altında…
    Sen hiç yattın mı?
    Bulutların oluşturduğu yorganla…

    Sen hiç… Hiç yattın mı?

    Büzülmüşüm yatıyorum,
    Sanki ana rahminde…
    Soğuktan yapışmış elim metale,
    Tenim kalır namlunun üzerinde..

    Sen hiç yattın mı?
    Donmuş toprakta …
    Sen hiç yattın mı?
    Uçsuz bucaksız simsiyah mekan da…
    Sen hiç yattın mı?
    Alaz rüzgarın, yüzünü kamçıladığında …

    Sen hiç… Hiç yattın mı?

    Titrerim, korkudan değil,
    Islanmış, bitap bedenim..
    Düşünürüm sevgiyi, yokluktan değil,
    Anadır, babadır, gardaştır, yüreğim..

    Sen hiç yattın mı?
    Kan kokan toprakta …
    Sen hiç yattın mı?
    Etrafını saran barut kokusun da…
    Sen hiç yattın mı?
    Şehit düşen arkadaşının yanında …

    Sen hiç… Hiç yattın mı?

    Bayrağım namus, Vatanım ana!!
    Allah şahidimdir, ölmekse uğruna!!
    Tüm şehitler gibi toprak olsa da kefenim!!
    Yatmazsam şehitlikte, namert oğlu namerdim..

    M. Şükrü ŞEKER
    06 Eylül 2006 Çarşamba, 01:27:36



    TÜM ŞEHİT, GAZİ VE ASKERLERİMİZE İTHAF EDİYORUM..

    DAĞLARDA ÜLKEMİZ İÇİN NÖBET TUTAN VE HAYATINI FEDA ETMEYE HAZIR TÜM ÜLKESİNİ SEVENLERE İTHAF EDİYORUM..

    -----------------------------------------------------------

    (ŞEHİDİM)

    Adı ALİM Soyadı YILMAZ

    PKK’ya Hiç Aman Vermez

    Bahçendeki Güller, Asla Solmaz

    Senin Kanın, Yerde Kalmaz

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Oğullarından Biri Doğukan Birisi Batıkan

    Yegane Düşündüğü Önce Vatan

    Gecesini Gündüzüne Katan

    Görev İçin Dağlarda Taşlarda Yatan

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Uşak, Merkez Alanyurt’tur Köyü

    Atalarına Çekmiş Huyu Suyu

    Göktürklerden Gelme Soyu

    Osmanlıdan Kayı Boyu

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Ergenekon Diyarının Düzünden

    Önder Olan Bozkurtların İzinde

    Su, İçmiştir Pınarların Gözünden

    Vatan, Bayrak İçin Çıkmadı Atalarının Sözünden

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Güneydoğu Dağlarında Çiçekler Gibi Açtın

    Kokularını Etraflarına Saçtın

    Dağ, Taş, Dere, Tepe Durmadan Koştun

    Kartallar Gibi Yükseklerden Uçtun

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Askerlerine Derdi İşte Benim Roketlerim

    Onlar İle Kazıdın Kökünü Köpeklerin

    Altında Toprak, Üstünde Gazel Oldu, Yatakların

    Sayısı Bilinmiyor Namertlere Attığın Tokatların

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Doğulu, Batılı Diye Ayırmaz

    Yaptığı Kahramanlıklar Sayılmaz

    Menfaati, Torpili Sevmez, Kimseyi Kayırmaz

    Muhabbetine Hiç Doyum Olmaz

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Bir Hilal Uğruna Bir Güneş Daha Battı

    Görevi Uğruna Kalleşçe Şehit Gitti

    Bayrağının Rengine Kanını Kattı

    Kendi İsteği İle Cebeci Şehitliğine Yattı

    Benim Biricik Yiğidim ve Şehidim



    Siyahtı Beyazladı Saçım Benim

    Seninle Gurur Duydum, Dimdik Oldu Başım Benim

    Sen Ebediyen Asker Oldun

    Kara Gözlüm Yiğidim Koçum Benim

    Sen Rahat Uyu Benim Biricik Şehidim
    Mehmet Yılmaz

    -------------------------------------------------------



    hepimiz dolaylı olarak şehit çocuğuyuz şehitlere değil saygı onlar uğrunda canımızı vermekten hiç çekinmeyiz onlar sayesinde yaşıyorsak

    onların adını yaşatmak için yaşamımızdan vaz geçeriz
     
    Kasva, zhu.zhq, MeTaLLiCaT ve diğer 1 kişi bunu beğendiniz.
  6. NEFELIS
    Offline

    NEFELIS Üye

    Katılım:
    31 Mayıs 2006
    Mesajlar:
    422
    Beğenileri:
    43
    Ödül Puanları:
    0
    İLK BEŞ DAKİKA VE BİR ÖMÜR

    ............ ili kırsalında teröristlerin dur ihtarına ateşle karşılık vermesi sonucu çıkan çatışmada .... güvenlik görevlisi şehit oldu.

    Ya da

    ............ ilinde devriye görevini yerine getiren ........ aracına açılan ateş sonucu ......... güvenlik görevlisi şehit oldu.Ya da

    Ya da

    ............ ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu ..... asker yaralandı

    Bu nasıl başlar biliyor musunuz?

    Hava o kadar sıcaktır ki beyninizdeki sıvının buharlaşıp uçtuğunu düşünürsünüz. Oluştuğu anda kuruyup giden ter damlacıklarından geriye kalan tuzlar yüzünüzün ve hatta elbisenizin her yanını kaplamıştır.

    Avucunuzun içindeki ter, yüzünüzdeki gibi kolay kurumadığı için elinizdeki tüfeğinizin metal kısmı avucunuzun içinde vıcık, vıcık oynar. Ter ile ıslanan çeliğin kokusu avucunuzun içine ve elinizi sürdüğünüz her yere siner.

    Önünüzde yürüyen adamın, ayağının kuru toprakla her temas edişinde çıkan toz, ağzınızın kupkuru olmasına ve zor nefes almanıza sebep olur.

    Sırt çantanızın askı kayışları yüzünden omuzlarınızı hissetmezsiniz. Kült ağrıları ancak çantayı sırtınızdan çıkardığınızda fark edersiniz.

    Bastığınız her taş parçası, her çalı ve bir ayağınızın kaplayabildiği her yeryüzü parçasından çıkan sesi duyarsınız.

    Yürüdüğünüz yerdeki her Ağustos böceğinin sesini, dallardaki kuşları, yüzünüzün etrafında ürkütücü devriye uçuşları yapan arıların kanat seslerini, ağzınıza ve yüzünüze ya da herhangi bir yerinizdeki küçük yaraların üzerine konmaya çalışan sineklerin vızıltılarını, ayağınızı bastığınız yerden havalanan yeşil çekirgenin küçücük cüssesine rağmen çıkardığı tok kanat sesini en ince ayrıntısına kadar duyarsınız.

    Sonra, kendi teçhizatınızın ve önünüzdeki arkadaşınızın ve arkanızdaki arkadaşınızın teçhizatlarının çıkardığı düzensiz seslerin her birini ayrı ayrı duyarsınız.

    Ve aynı anda önünüzdeki arkadaşınızın nefes alışlarını duyarsınız, öksürmesini ve hapşırmasını da duyarsınız.

    Telsizinizden çıkan seslerin ve cızırtıların her biri ayrı ayrı katılır bu senfoniye.

    Ter ve tozun birleşmesinden oluşan kaygan çamur, postalın içindeki tüm ayağınızı kaplamıştır, çoraplar önce su toplayıp sonra patlayan yerlere adeta bir deri gibi yapışmıştır.

    En çok yapmak istediğiniz şey ayaklarınızı yıkayıp, çoraplarınızı değiştirmektir. Ama bu çok büyük bir lükstür o anda. Çünkü...
    Çünkü hangi çalının dibinde, hangi kayanın arkasında sizi beklediğini bilmediğiniz ihaneti arayıp bulmanız ve yok etmeniz gerekmektedir.

    Bütün masumların hayatı ve huzuru size emanet diye, öğretmenler bayrak direğine asılmasın diye, kundaktaki bebekler kurşunlanmasın diye, binlerce yıllık emanete halel gelmesin diye kahpeliği ve ihaneti yok etmeniz gerekmektedir.

    Çünkü bunun için bayrağın, silahın, namusun ve şerefin üzerine yemin etmişsinizdir.

    Çünkü önemli olan ayağınız değil, ülkeniz, bayrağınız ve onurunuzdur.

    İşte bu yüzden lükstür ayak yıkamak, çorap değiştirmek. İşte bu yüzden senfoniye dönüşmüştür bütün o düzensiz sesler güruhu. Sonra!..
    Sonra birden tüm sesler kesilir, bıçağın dalı kestiği gibi, makasın kâğıdı, pensenin bir hoparlör kablosunu kestiği gibi... Bir anda... Kuşların sesleri, arıların ve sineklerin vızıltıları, çekirgenin kanat sesleri hepsi bir anda biter.

    Gözlerinizi açtığınızda önünüzdeki arkadaşınızı değil, gökyüzünü görürsünüz, yere düşmüş olduğunuzu anlamanız birkaç saniye sürer.

    Tek hissettiğiniz kesif bir barut ve yanık et kokusudur, yüzünüzün toprak parçalarıyla kaplandığını fark edersiniz, temizlemek için çalışmazsınız.

    Arkadaşlarınızın bağırarak koşuşturduğunu görür ama kulağınızdaki çınlama ve uğultudan seslerini duyamazsınız. Sesleri yavaş yavaş duymaya başladığınızda ayağa kalkmaya çalışırsınız ama başaramazsınız.

    Yine birkaç saniye sonra arkadaşlarınızın sesleri arasında “mayın” kelimesini ayırt eder ve kalkmaya çalıştığınızda ayağınızdaki yoğun ağrıyı fark edersiniz.

    Ayağınız yoktur ama yine de ağrıdığını hissedersiniz.

    Ne olduğunu anlamak için baktığınızda ise parçalanmış pantolonunuzun ve kopmuş ayağınızın farkına varırsınız. İşte her şey o anda başlar.

    Avazınız çıktığı kadar bağırırsınız. Sonra, nefesiniz biter. Sonra, yeniden nefes alırsınız ve yeniden bağırmaya başlarsınız. Sonra yine nefesiniz biter ve yeniden, yeniden ve yine...

    Yanınıza ilk gelen arkadaşınız size, “fazla bir şey yok, sadece küçük bir yara” gibi telkinlerde bulunur. Ama siz arkadaşınız konuşurken de, helikopterle hastaneye götürülürken de artık bir ayağınızın olmadığını biliyorsunuzdur. Hep bir soru çınlar kafanızın içinde “neden ben, neden ben, neden ben ?”

    Hastanede geçen aylar, tedavi ve terapilerde geçen yıllar sonunda, dizkapağınızın on iki santim altından takılı olan ve her akşam yatarken veya banyoya girerken çıkarıp kenara koyduğunuz takma bacak artık bir uzvunuz olmuştur.

    Ama bunun önemi yoktur çünkü bu fedakârlığınız sayesinde vatan var olacaktır. Sizin bir bacağınızın ne önemi vardır ki!

    Artık koşamayacak olmanızın, yazın herkes gibi havuza, denize giremeyecek olmanızın da hiç önemi yoktur. Vatan sağ olsun yeter.

    Sonra birilerinin, sizin ödediğiniz vergilerle Fransız televizyonlarında, uğruna yarım kaldığınız vatan hudutlarını hiçe sayan programlara finans sağladığını okursunuz. Aynı dillerin bundan pişmanlık duymadıklarını söylediklerini de okursunuz.

    Pamuk’ları, Dink’leri, okursunuz, Bizans çocuğuyum diyenleri duyar, Ali Kemallere tanık olursunuz, “koçlar gibi satanları” görürsünüz. .

    Türk Bayraklarının yakıldığını, görürsünüz. Başlarına çuvallar geçirilip aşağılanarak elleri arkalarından bağlanan Türk askerlerini görürsünüz.

    Bu aşağılanmaya cevap verecek tankların motor seslerini, helikopterlerin kanat seslerini, piyadelerin intikam yeminlerini duymayı beklersiniz ama duyamazsınız.

    Onun yerine hainlerin cesetlerinin üstüne örtülen çaputlara “bayrak” diyenleri görürsünüz, “uçaklarını çek”, “valiyi çek” diyen başkanları ve karşılarında kekeleyen riyaseti görürsünüz.

    Buda yetmez Türk askerlerinin kendi mahkemeleriniz tarafından,”çete” diye suçlandığını, yargılandığını görürsünüz.

    Yok, yok bu da yetmez. Askere, polise, öğretmene ateş eden, yol kesip soygun yapan, köy yakan, okul yıkan, mayın döşeyen teröristlerin sadece “ben bir şey yapmadım” demelerinin esas kabul edilip, “suçsuz” sıfatıyla serbest bırakıldığını görürsünüz.

    Susanları, konuşması gerektiği halde susanları görürsünüz, konuşanlar her konuştuğunda, kekeleyenler her kekelediğinde ve susanlar her sustuğunda siz yeniden vurulursunuz, yeniden ölürsünüz her defasında.

    Gövdenizden o toprağa akan kan, bu defa içinize akar, inandıklarınıza, uğrunda savaşarak kendi kanınızı akıtmak pahasına tertemiz tuttuğunuz değerlerinize akar.

    Sizin kaya arkalarında, çalı diplerinde aradığınız ihanet gelir aklınıza, o mayınları yerleştiren eller gelir. Sorgulamaya başlarsınız: ”Biz bu ihaneti doğru yerde mi aradık, kuyruğunda dolaştığımız yılanın başı, hep gözümüzün önünde miydi yoksa?”diye sorarsınız kendinize.

    Onlara verilen maaş’ın sizin vergilerinizden ödendiğini, içinize sindiremezsiniz, uykularınız kaçar, neden bu vatanı sizin kadar sevmediklerini düşünürsünüz.

    Bu vatan onların da vatanı değil mi?

    Onlar da, tıpkı benim gibi namusun ve şerefin üstüne yemin etmedi mi? diye sorarsınız kendi kendinize.

    Sinirlenirsiniz, üzülürsünüz, on beş yaşında bir askeri okul öğrencisi iken her adımda söylediğiniz, beyninize ve yüreğinize nakşettiğiniz sözler gelir aklınıza;”VATAN, SANA CANIM FEDA”

    Geri kalan tüm hayatınızın ilk beş dakikası, böyle başlayacak işte ve hayatınız böyle devam edecektir. Son nefesinize kadar savaşacaksınız ihanetle, her şeye ve herkese rağmen, bu yolda ölene ya da bu ihaneti bitirene kadar.

    Siz diyorum, çünkü bu vatan için bedel ödeyen insanların neler yaşadığını, neler hissettiğini, size rağmen ve sizin için neler yaptıklarını, neler yapabileceklerini bilin istiyorum. Okuduğunuz ya da televizyonda duyduğunuzdan daha fazladır yaşananlar.

    Yani aslında gazetelerin iç sayfalarındaki, minicik karelerde okuduğunuz;

    “...ili kırsalında teröristlerce döşenen mayının patlaması sonucu, bir güvenlik görevlisi yaralandı!” haberi aslında o kadar da kısa değildir.

    Sizin, daha okuduğunuz gazetenin arka sayfasına geçerken unuttuğunuz, falanca mankenin otel odası maceralarına, ya da uyuşturucu komasından ölen oğluna “şehit” deyip Türk bayrağı örten kadının haberine ayırdığınızdan daha uzun zaman ayırmadığınız bu küçük haber, birileri için bir ömür boyu sürecek ve asla unutulmayacaktır.

    Ve siz unuttuktan sonra da başka birileri, “ne için?” dendiğinde “vatan için” diyecekleri fedakârlıklarını size rağmen yapmaya devam edeceklerdir.

    Sizin uyuşmuşluğunuza, duyarsızlığınıza rağmen, sizin rahatlığınıza, sizin vicdanlarınıza rağmen bu kahramanca fedakârlıklar ve bu ilk beş dakikalar yaşanmaya devam edecektir.

    Asla unutmayınız başınızın üstündeki egemenlik örtüsünün payandası kopan bacaklar, bedeli ise size rağmen bu vatan için akan kanlar, feda edilen canlar, sıcak yuvalarını, babalarının yüzlerini unutan küçücük çocuklarını düşünmeden vakfedilen hayatlardır.

    Ne kadarını anlayabilirsiniz veya anlamak sizin umurunuzda mı bilmiyorum, ama birileri bunları yaşadı, birileri hala yaşıyor ve emin olun yaşlı dünya döndükçe, Türk vatanı ve Türk Bayrağı için birileri daha tüm bunları yaşayacak.

    Gördüğünüz gibi size bir hayli uzak bir yaşam biçimi bu. Masalarda oturup “aydınca” sohbetler etmeye hiç benzemiyor değil mi?

    Bir an için bile olsa kendinizi onların yerine koyasınız diye “siz” diyerek yazdım, sizin onlardan biri olamayacağınızı biliyorum.

    “Siz” kim misiniz?
    Siz kendinizi çok iyi biliyorsunuz!
    Biz de, biz de sizi çok iyi biliyoruz.
    “Siz” de bilin ki biz asla unutmayacağız.
    “VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN
     
    zhu.zhq, MeTaLLiCaT ve castorpollux bunu beğendi.
  7. kılıç_pınar_58
    Offline

    kılıç_pınar_58 Üye

    Katılım:
    30 Eylül 2006
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    5
    Ödül Puanları:
    0
    öncelikle bu baslıgı acan hsd ye tesekkürü bir borc bilirim

    NE MUTLU,TÜRK'ÜM DİYENE



    ---------------------------------------------------------------------------------------




    BU VATAN KİMİN :?:


    Bu vatan ne senindir ne benimdir
    Yüreğimde vatan yarası derindir
    Bu vatan soyguncunun vurguncunundur
    Bu vatan ne senindir ne benim

    Bu vatan batakçının kumarcınındır
    Bu vatan ne senin ne benimdir
    Bu vatan hayali ihracatçınındır
    Bu vatan düzenbazın hokkabazındır

    Bu vatan ne senindir ne benimdir
    Kuranı kaldıran başörtüsünü yıkanlarındır
    Bu vatan körpe çocukları sokağa atanlarındır
    Bu vatan karnı tok, sırtı pek yatanlarındır.

    Bu vatan ne senin ne benimdir
    Bu vatanhavyar yeyip şampanya içenlerindir
    Bu vatan kurana gerici diyenlerindir
    Bu vatan domuz eti yiyenlerindir

    Bu vatan ne senindir ne benimdir
    Bu vatan devleti soyanlarındır
    Milletin sırtından milyarlar vuranlarındır
    Aç gözünü bu vatan ne senin ne benimdir

    Bu vatan ne senin ne de benimdir
    Bu vatan faizcinin tefecinindir
    Bu vatan el etek öpenlerindir
    Bu vatan gerden bükenlerindir...






    --------------------------------------------------------------------



    Parolam Namusumdur

    Enerjisi terdir,
    _________kandır,
    candır sömürü tezgahlarının
    ve ağ örer asalaklar çarklar arasına!

    El-pençe divan mı durmak,
    _________secdeye mi kapanmak karanlıklara,
    ______________________direnmek mi dipsiz uçurumlara?
    Yoksa omuz vererek yeniye
    yıkıp,
    ezmek mi çürümüşlüğü,
    __________kurutmak mı bataklığı?

    Nedir insanlık?
    Nedir yaşam?

    Emeğin namluya sürdüğü kurşuna yüklüdür namusum!
    Bak;
    güneş bir bakışlık ırak’ta
    ve
    sevdalı bir bülbül ötüşüdür
    ____________________dost
    ______________________dilinde
    _________________________parola!


    * Bu şiir, Irak’taki ve ıraktaki halklara ithafımdır.

    Onur Çağlar


    ----------------------------------------------------------------------------------


    Bir Dünya İsterim

    Bir dünya isterim kavgasız olsun
    Bir kuvvet isterim silahsız olsun
    Bir dostluk isterim kalıcı olsun
    Gerçek insanlığı görmek isterim

    Bir dünya isterim kardeşlik olsun
    Bir toplum isterim sınıfsız olsun
    Bir ömür isterim yaşanır olsun
    Hep mutlu yüzleri görmek isterim

    Bir dünya isterim sınırsız olsun
    Bir ufuk isterim hep açık olsun
    Bir gençlik isterim dinamik olsun
    İnsancıl bir hamle görmek isterim

    Tamer Duran


    ------------------------------------------------



    KÜÇÜK ASKER
    Küçük asker, silah elde
    Kahramanca ilerliyor
    Karşısında bütün belde
    "Kahramanım, yaşa!" diyor...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden hizmet ister.

    Vatan için çeker emek
    Herkes; bu borcu herkesin.
    Vatan demek ninen demek,
    Sen nineni sevmez misin?..

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden şefkat ister.

    Vatan senden hayat umar,
    Sen yaşarsan o canlanır;
    Vatan için ölmek de var,
    Fakat borcun yaşamaktır...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden kuvvet ister.

    Minimini omuzların
    Taşıyacak yarın tüfek;
    Tüfek değil, vatan yarın
    O omuza yüklenecek...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden gayret ister.

    Küçük asker dinle bunu:
    Sakın boşa silah atma;
    Kılıcını, kurşununu
    Haksızlığa karşı sakla...

    Küçük asker, küçük asker!
    Hak da senden kuvvet ister.

    Tevfik FİKRET



    ---------------------------------------------------------------


    ÖLÜ ASKER
    Zeynep ve Derviş' e
    Nasıl da istemiştim
    savaşa gitmeden
    sevgilimle evlenmeyi
    ama nereden bilebilirdim
    ki silahın
    demirine çarpıp
    saklandığım yeri belli edeceğini
    parmağımdaki yüzüğün...

    Sunay AKIN


    ----------------------------------------------



    SAVAŞA GİTMEMİZ BUYRULDU
    - Bir Asker Türküsü
    Savaşa gitmemiz buyruldu
    “Toprak için aslanlar gibi dövüşün” diyerek
    Toprak için! Ama kimin toprağı? Söylenmedi bu
    - Dere beyinin toprağı olsa gerek!
    Savaşa gitmemiz buyruldu
    “Özgürlük adına” diyerek
    Özgürlük adına! Ama kimin özgürlüğü? Söylenmedi bu
    Halkın özgürlüğü olmasa gerek!
    Savaşa gitmemiz buyruldu
    “Bizden” dendi “yardım bekliyor müttefik uluslar”
    Ama en önemli şey unutuldu:
    Kimin cebine girecek banknotlar?
    Savaş kimisi için hayatla ödenen bir fatura
    Milyonluk kazançtır kimisine
    Çoçuklar, daha ne kadar -
    Katlanacağız bu ağır işkenceye?
    Demyan BEDNIY (Çeviri: Ataol Behramoğlu



    -------------------------------------------------------



    KURŞUNA DİZİLME

    Kurşuna dizecekler
    elleri bağlı bir adamı,
    ateş etmek için sıralanmışlar,
    dört asker.
    Dört asker,
    sessiz,
    dört asker elleri bağlı,
    öldürecekleri adam gibi
    elleri bağlı.
    "Bir kaçabilseydin!"
    "Koşamam ki!"
    "Tetiği çekecekler neredeyse!"
    "Ne yapsak dersin?"
    "Belki boştur tüfekleri..."
    "Zalim kurşunlar var tüfeklerinde!"
    "Kimbilir, ateş etmezler belki."
    "Az salak değilsin sende!"
    Ateş edecekler
    (Nasıl edebildiler?)
    Öldürecekler.
    (Nasıl öldürebililer)
    Dört askerdiler,
    sessiz,
    Bir subay kılıcıyla komut verdi;
    dört askerdiler,
    bağlı,
    öldürdükleri adam gibi
    elleri bağlı.

    Nicolas GUILLEN


    (Çeviren : Ülkü Tamer)



    ------------------------------------------------------



    BOLİVYALI KÜÇÜK ASKER

    Bolivyalı küçük asker,
    Bolivyalı küçük asker,
    sırtında tüfeğin, gidiyorsun
    tüfeğin Amerikan malı
    tüfeğin Amerikan malı
    Bolivyalı küçük asker
    tüfeğin Amerikan malı.

    Sinyor Barrientos verdi onu sana
    Bolivyalı küçük asker
    Mister Johnson' un armağanı
    kardeşini vurman için
    kardeşini vurman için
    Bolivyalı küçük asker
    kardeşini vurman için.

    Kim bu ölü, bilmiyor musun
    Bolivyalı küçük asker?
    Bu ölü Che Guevara,
    Arjantinliydi Kübalıydı
    Arjantinliydi Kübalıydı
    Bolivyalı küçük asker,
    Arjantinliydi Kübalıydı.

    En iyi dostundu senin,
    Bolivyalı küçük asker,
    yoksulların dostuydu
    doğudan dağlara kadar
    doğudan dağlara kadar
    Bolivyalı küçük asker
    doğudan dağlara kadar.

    Gitarım tepeden tırnağa
    Bolivyalı küçük asker
    yas tutuyor, ağlamıyor
    ağlamak insan işi
    ağlamak insan işi
    Bolivyalı küçük asker
    ağlamak insan işi.

    Sırası değil ağlamanın
    Bolivyalı küçük asker
    ele mendil yakışmaz şimdi
    ele tırpan yaraşır
    ele tırpan yaraşır
    Bolivyalı küçük asker
    ele tırpan yaraşır.

    Para veriyorlar sana
    Bolivyalı küçük asker
    alıp satıyorlar seni
    bu iş zalimin işi
    bu iş zalimin işi
    Bolivyalı küçük asker
    bu iş zalimin işi.

    Vakti geldi uyanmanın
    Bolivyalı küçük asker
    dünya ayağa kalktı
    erkenden doğdu güneş
    erkenden doğdu güneş
    Bolivyalı küçük asker
    erkenden doğdu güneş.

    Doğru yolu tutmaya bak
    Bolivyalı küçük asker
    kolay bir yol değil bu
    kolay değil, düzgün değil
    kolay değil, düzgün değil
    Bolivyalı küçük asker
    kolay değil, düzgün değil.

    Şunu öğrenmen gerek
    Bolivyalı küçük asker
    kardeş dediğin vurulmaz
    kardeşini vurmaz insan
    kardeşini vurmaz insan
    Bolivyalı küçük asker
    kardeşini vurmaz insan.



    Nicolas GUILLEN

    Çeviren : Ülkü TAMER




    -------------------------------------------------


    BİR BARIŞ ŞARKISI
    F.P.R. için

    Dedenin başka dedelerden çaldığı
    o çiçekli California' nın portakal ağaçları altında
    düşlemiştin belki bir zamanlar
    başkanı olmayı ulusunun,
    onurlu bir yurttaş olmayı ya da.
    Dedenin dedesi İtalya' dan
    bir düş yüzünden kaçmıştı belki,
    bir ev, bir yuva ve yeni umutlar kurmuştu
    yeni bir ülkede, Kuzey Amerika' da.

    (Varsayım olabilir bunlar,
    ama sayfalarını okumaya çalışıyorum tarihinin,
    düşlerin gerçekleşmeyecek,
    o ülke mezarını kazdı çünkü
    portakal ağaçlarının çok uzaklarında.)

    Bilmiyordun belki de
    nerede olduğunu Vietnam' ın,
    şimdi her öldüğün yerin,
    yarıda kalmış çocukluğun orada yitirdi
    sağduyu adına ne varsa,
    -bilmiyorum neden, sen de bilmiyorsun-
    orada sarıldın sahici bir silaha,
    gölgelerle, ağaçlarla savaşıyorsun,
    yollar, kayalar, taşlar ve rüzgar
    ve tüten dumanı kendi ateşinin
    ve senin olmayan bir ormanın sessizliği,
    su, sıcak, yağmur ve kurşunlar,
    kendi getirdiğin kurşunlar senin karşında şimdi.

    Olamaz sanmıştın bütün bunlar,
    düş görmüyordun oysa,
    içinde bir şeyler kırılmıştı
    bir şeyler kırmıştı dallarını
    dedenin diktiği portakal ağaçlarının,
    orada olmak isterdin, uzaklarda,
    bir barış şarkısının gölgesinde,
    ama o şarkı kesildi şimdi,
    gelip yıktılar evlerini, yuvalarını, yeni umutlarını
    Vietnam adı verilen ülkenin,
    bu adı hiç duymamıştın belki
    seni yolladıkları o acı güne kadar
    dostlarında birlikte, hiç bir şey söylemeden,
    açıklamadan nedenlerini;
    yolladığın o topraklardasın yine
    ölüyorsun, ölüyorsun, her gün ölüyorsun
    kendi getirdiğin silahların altında.

    D. Fernandez CHERICIAN (Küba, 1940)


    Çeviren : Ülkü TAMER





    ------------------------------------------------------


    KARDEŞİM BİR PİLOTTU

    Bir pilottu kardeşim.
    Güzel bir günde emri geldi.
    Hazır etti çantasını,
    güneye doğru koyuldu yola.

    Bir fatihti kardeşim.
    Yerimiz yoktu yaşamaya.
    Topraklar ele geçirmekti
    öteden beri hayalimiz.

    Kardeşimin fethettiği yer şimdi
    Guadarama dağlarında.
    Boyu tam bir seksen,
    derinliği bir elli.



    Bertolt BRECHT

    Çeviri : A. KADİR - Asım BEZİRCİ





    ----------------------------------------



    MUHAREBE GÖRMÜŞ BİR ADAM ANLATIYOR


    Muharebede ne ölüm korkusu gelir
    İnsanın aklına
    Ne, evi barkı düşünürsün
    Gezin üst kenarın ortasından
    Arpacığın tepesinden
    Beğendiğin yerini seçersin hedefin
    Tetiği elin titremeden çekersin

    Artık karşındaki sana benzemez
    O da küçük bir dükkân işletir memleketinde
    O da karısını sever
    Onun da senin gibi
    Küçük bir çocuğu var
    Aklına bile gelmez
    Artık senin yaşaman için
    Onun ölmesi lâzımdır.






    Necati CUMALI




    ----------------------------------------



    ASKER
    Uykusuz geceler bunlar
    dağ başlarında, nöbette.
    Uzakta, çok uzakta,
    tek tük ışıklarını seçtiğin şehir
    sokaklarında kısık sesle
    şarkılar söylediğin.


    Cevat ÇAPAN





    ---------------------------------


    GAZİ

    Gövdesi çelik, yüzü çocuksu
    yiğitlik ve sevinç doluydu
    aç kurtlar gibi saldıran düşmanı
    öldürmek için yola koyuldu.
    Altı azizler gibi parladı askerde
    alçakgönüllü her yana koştu
    birinci atıldı savaşa
    sonuncu bıraktı.

    Arkadaşları yaydı ününü
    dört yana
    dağlar, ovalar
    hep onu alkışladı.

    Karanlık ve korku diyarında
    yıllarca bir hayvan gibi
    yaşayan bir kahraman
    şimdi bir insan paçavrası,

    Yüzü sapsarı
    saçları omuzlarında
    baktım
    sanki bir zafer anıtı.
    Çakılıp kalmış
    yolun ortasında
    sağ eli
    koltuk değneğine dayalı.

    İncil' den barış ve sevgi üstüne
    bir söylev dinliyordu sırıtarak
    el yerine
    ceketinin boş kolunu sallayarak.

    Markos ÇİRİMOKOS
    (Yunanistan, 1872-1938)

    Çeviren :Y. Boz / Refik Durbaş



    --------------------------------------------



    SAVAŞTA ÖLENLER


    Her yer tıklım tıklım ölü
    Acı boğacak beni boğacak beni
    Otlar yalnızlıktan kupkuru
    Ama suçlu ben değilim ben değilim
    Katillerle bir olmadım olmayacağım da
    Özgür kalacağım işte böyle bir başıma
    Ve insanoğluna bundan sonra da
    Ne ölüm dokuncak ne dirim.



    Paul ELUARD

    Çeviren : A. KADİR / Asım BEZİRCİ



    ---------------------------------



    YENİ ER

    Savaş çıkmıştı
    Orduya aldılar onu
    Tüfek verdiler
    Mermi verdiler
    Süngü verdiler
    Bomba verdiler
    Gaz maskesi verdiler
    Tanımadığı adını bilmediği
    Bütün gereçleri verdiler
    Dağ başında gözcüydü o
    Aşağıda ırmak sanki bir gelin-
    Sanki bir kuş - yeryüzünde akan bir kuş
    Orman koyu yeşil - yeşil - açık yeşil
    Sanki bilgeler arası çağsal toplantı
    Ki mavi söylencelere benzemektedir
    Yarısı görünen göl
    İşte başaklar sallana sallana
    Sürezi yenilemekte evrensel bir devinim
    Hepsi bir severlik içinde sessiz
    Ötelere ulaşmaktadırlar kendi varlıklarından
    Baktı yeni er üstüne başına mırıldandı:
    Peki niye
    Bunca güzelliklere karşı
    Böylesine çirkin giyinmek



    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA




    --------------------------------------------



    SAVAŞA HAYIR

    Halk, dört duvar cenderede,
    Düşünür mü özgürlüğü, karın zil
    Gözlerinde güvercin kanadı,
    Uzatır düşsü duyargalarını;
    Kendi kendilerini görürler.
    Işıklanıverir yollar bir gün:
    Birden, yıkılır kara duvarlar.
    Her varlık yerini alır,
    Çalışan bilekler isteyince:
    Hele de sevi dolu yürekler,
    Barış yazılır gökyüzüne;
    Barış içinde olmalı evren.
    Doğmak da, ölmek de, dostlukla.
    Var olmanın soylu yasası:
    Barış, Sevi. Barış, Sevi. Barış...


    Oğuz TANSEL






    -----------------------------------------

    YOLDA ESİRLER

    Şimdi melûn bir gecedir.
    Bir nöbetçi kürkü gibi simsiyah ortalık,
    ve görünmez, garba giden yollar.
    O görünmeyen yollara,
    dokunaklı bir yağmur yağıyormuş gibi,
    yorgun ayak sesleri dökülmektedir.

    Hepsini tanıyorum onların.
    Aynı topraktan buğday yediler.
    Aynı topraktan taşıdılar saadeti harmanlara
    kucak kucak

    Ve söylediler aynı türküyü;
    güneşin karşısında gerinirken,
    bir zerresine bile
    en harikulâde bir tebessümden fazla
    kıymeti olan toprak.

    Hepsini tanıyorum onların.
    Yıldızlı bir gece altında otlara uzanıp,
    onlardan dinlemiştim bir zamanlar
    anadan doğma hikâyelerini yeryüzünün.
    Hepsi memnun, hepsi genç, hepsi güzeldi.
    Dudaklarında damlası yoktu hüznün.
    Hiçbiri bıkmamıştı yaşamaktan.

    Şimdi melûn bir gecedir.
    Ne gökte bir tek yıldız,
    ne yerde bir tutam ot var.
    Yalnız, o mavi gözleri,
    ve sarışın yüzleriyle
    gençleri ve ihtiyarlarıyle insanlar,
    girmişler içine sıcacık düşüncelerinin,
    garba gidiyorlar,
    garba giden yolda ...



    A. KADİR






    -----------------------------------------


    SİPERDE

    "Cephedekilere ithaf ederim."

    Şimdi sen;
    yolda yolcu,
    denizde rüzgâr,
    gökte ay yürürken,
    kimbilir neler düşünürsün:
    Elinde ağ,
    başında kasket,
    --- bir tasavvur et
    ufuklarda hürsün.

    Anan;
    değneğine dayanmış,
    kolunda bir bağ sepeti,
    kilise yolundadır.

    Baban;
    dudaklarında gemici türküsü,
    saçlarında rüzgâr,
    birşeyle meşgul.

    Bakarak başı üstünde uçan martılara,
    hiç kimsenin düşünmediğini söyler
    mavi göklere doğru bağıra bağıra,
    yuvarlak yüzlü bir çocuk.

    Ve karın;
    deniz suyu ile taranmış başı,
    rüyalı bir gecenin sabahında
    siler evinin camlarını
    güneşe karşı.



    A. KADİR






    -------------------------------------------

    KOĞUŞ

    Tekmil koğuş uyudu şimdi.
    On bir nöbetçisi,
    belki dört defa saydı uyuyanları.
    Sonra kendi kendine bile görünmeden,
    o kadar yorgun ve bitkin
    yere çöktü.

    Artık herkes başka uykuda.
    Hüseyin onbaşı,
    çıplak yolunda yürür Avanos' un.
    Beyşehir' li Ahmet,
    bir tas ayranla çıkarır yorgunluğunu
    talim yerinin.

    Nalbant İsa,
    bir dağ ortasında oturmuş,
    ev ekmeği yer.

    Maksut çavuş çarşıdadır.
    Merzifonlu tarlada.
    Çorumlu türkü söyler Karacaoğlan' dan.

    Biride bizim Darendeli,
    gerine gerine bir şeyler oluyor,
    hiç utanmadan.

    A. KADİR
    1940, Diyarbakır




    -----------------------------------------------



    ASKERLER ŞARKI SÖYLEYEMEZ

    Başçavuş! Başçavuş!
    Nasıl istersin şarkı söylememizi,
    kısılmışken sesimiz
    sıla özlemiyle?

    Emrediyorsun, gözdağı veriyorsun,
    ama şarkı söylemek istemiyor canımız.
    Bırak da dinlemeyelim emrini,
    bu yıl baharın ovalara getirdiği
    acının lavları akıp gitsin, bırak,
    renkli oyunlarda kaybolsun...

    Başçavuş! Başçavuş!
    Askerler şarkı söylemez.
    Uyarlar ancak
    sessizce emirlere,
    göğüslerine dayıyarak
    tüfeklerini temizlerler.
    Ama iyi bilesin:
    Şarkı söylemez askerler!

    Kostas KOVANİS (Yunanistan, 1930)

    Çeviren : Ahmet YORULMAZ



    --------------------------------------------



    DEVAMI GELECEK.
    SAYGILAR
     
    zhu.zhq, MeTaLLiCaT ve castorpollux bunu beğendi.
  8. kılıç_pınar_58
    Offline

    kılıç_pınar_58 Üye

    Katılım:
    30 Eylül 2006
    Mesajlar:
    6
    Beğenileri:
    5
    Ödül Puanları:
    0
    öncelikle bu baslıgı acan hsd ye tesekkürü bir borc bilirim

    NE MUTLU,TÜRK'ÜM DİYENE



    ---------------------------------------------------------------------------------------




    BU VATAN KİMİN :?:


    Bu vatan ne senindir ne benimdir
    Yüreğimde vatan yarası derindir
    Bu vatan soyguncunun vurguncunundur
    Bu vatan ne senindir ne benim

    Bu vatan batakçının kumarcınındır
    Bu vatan ne senin ne benimdir
    Bu vatan hayali ihracatçınındır
    Bu vatan düzenbazın hokkabazındır

    Bu vatan ne senindir ne benimdir
    Kuranı kaldıran başörtüsünü yıkanlarındır
    Bu vatan körpe çocukları sokağa atanlarındır
    Bu vatan karnı tok, sırtı pek yatanlarındır.

    Bu vatan ne senin ne benimdir
    Bu vatanhavyar yeyip şampanya içenlerindir
    Bu vatan kurana gerici diyenlerindir
    Bu vatan domuz eti yiyenlerindir

    Bu vatan ne senindir ne benimdir
    Bu vatan devleti soyanlarındır
    Milletin sırtından milyarlar vuranlarındır
    Aç gözünü bu vatan ne senin ne benimdir

    Bu vatan ne senin ne de benimdir
    Bu vatan faizcinin tefecinindir
    Bu vatan el etek öpenlerindir
    Bu vatan gerden bükenlerindir...






    --------------------------------------------------------------------



    Parolam Namusumdur

    Enerjisi terdir,
    _________kandır,
    candır sömürü tezgahlarının
    ve ağ örer asalaklar çarklar arasına!

    El-pençe divan mı durmak,
    _________secdeye mi kapanmak karanlıklara,
    ______________________direnmek mi dipsiz uçurumlara?
    Yoksa omuz vererek yeniye
    yıkıp,
    ezmek mi çürümüşlüğü,
    __________kurutmak mı bataklığı?

    Nedir insanlık?
    Nedir yaşam?

    Emeğin namluya sürdüğü kurşuna yüklüdür namusum!
    Bak;
    güneş bir bakışlık ırak’ta
    ve
    sevdalı bir bülbül ötüşüdür
    ____________________dost
    ______________________dilinde
    _________________________parola!


    * Bu şiir, Irak’taki ve ıraktaki halklara ithafımdır.

    Onur Çağlar


    ----------------------------------------------------------------------------------


    Bir Dünya İsterim

    Bir dünya isterim kavgasız olsun
    Bir kuvvet isterim silahsız olsun
    Bir dostluk isterim kalıcı olsun
    Gerçek insanlığı görmek isterim

    Bir dünya isterim kardeşlik olsun
    Bir toplum isterim sınıfsız olsun
    Bir ömür isterim yaşanır olsun
    Hep mutlu yüzleri görmek isterim

    Bir dünya isterim sınırsız olsun
    Bir ufuk isterim hep açık olsun
    Bir gençlik isterim dinamik olsun
    İnsancıl bir hamle görmek isterim

    Tamer Duran


    ------------------------------------------------



    KÜÇÜK ASKER
    Küçük asker, silah elde
    Kahramanca ilerliyor
    Karşısında bütün belde
    "Kahramanım, yaşa!" diyor...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden hizmet ister.

    Vatan için çeker emek
    Herkes; bu borcu herkesin.
    Vatan demek ninen demek,
    Sen nineni sevmez misin?..

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden şefkat ister.

    Vatan senden hayat umar,
    Sen yaşarsan o canlanır;
    Vatan için ölmek de var,
    Fakat borcun yaşamaktır...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden kuvvet ister.

    Minimini omuzların
    Taşıyacak yarın tüfek;
    Tüfek değil, vatan yarın
    O omuza yüklenecek...

    Küçük asker, küçük asker!
    Vatan senden gayret ister.

    Küçük asker dinle bunu:
    Sakın boşa silah atma;
    Kılıcını, kurşununu
    Haksızlığa karşı sakla...

    Küçük asker, küçük asker!
    Hak da senden kuvvet ister.

    Tevfik FİKRET



    ---------------------------------------------------------------


    ÖLÜ ASKER
    Zeynep ve Derviş' e
    Nasıl da istemiştim
    savaşa gitmeden
    sevgilimle evlenmeyi
    ama nereden bilebilirdim
    ki silahın
    demirine çarpıp
    saklandığım yeri belli edeceğini
    parmağımdaki yüzüğün...

    Sunay AKIN


    ----------------------------------------------



    SAVAŞA GİTMEMİZ BUYRULDU
    - Bir Asker Türküsü
    Savaşa gitmemiz buyruldu
    “Toprak için aslanlar gibi dövüşün” diyerek
    Toprak için! Ama kimin toprağı? Söylenmedi bu
    - Dere beyinin toprağı olsa gerek!
    Savaşa gitmemiz buyruldu
    “Özgürlük adına” diyerek
    Özgürlük adına! Ama kimin özgürlüğü? Söylenmedi bu
    Halkın özgürlüğü olmasa gerek!
    Savaşa gitmemiz buyruldu
    “Bizden” dendi “yardım bekliyor müttefik uluslar”
    Ama en önemli şey unutuldu:
    Kimin cebine girecek banknotlar?
    Savaş kimisi için hayatla ödenen bir fatura
    Milyonluk kazançtır kimisine
    Çoçuklar, daha ne kadar -
    Katlanacağız bu ağır işkenceye?
    Demyan BEDNIY (Çeviri: Ataol Behramoğlu



    -------------------------------------------------------



    KURŞUNA DİZİLME

    Kurşuna dizecekler
    elleri bağlı bir adamı,
    ateş etmek için sıralanmışlar,
    dört asker.
    Dört asker,
    sessiz,
    dört asker elleri bağlı,
    öldürecekleri adam gibi
    elleri bağlı.
    "Bir kaçabilseydin!"
    "Koşamam ki!"
    "Tetiği çekecekler neredeyse!"
    "Ne yapsak dersin?"
    "Belki boştur tüfekleri..."
    "Zalim kurşunlar var tüfeklerinde!"
    "Kimbilir, ateş etmezler belki."
    "Az salak değilsin sende!"
    Ateş edecekler
    (Nasıl edebildiler?)
    Öldürecekler.
    (Nasıl öldürebililer)
    Dört askerdiler,
    sessiz,
    Bir subay kılıcıyla komut verdi;
    dört askerdiler,
    bağlı,
    öldürdükleri adam gibi
    elleri bağlı.

    Nicolas GUILLEN


    (Çeviren : Ülkü Tamer)



    ------------------------------------------------------



    BOLİVYALI KÜÇÜK ASKER

    Bolivyalı küçük asker,
    Bolivyalı küçük asker,
    sırtında tüfeğin, gidiyorsun
    tüfeğin Amerikan malı
    tüfeğin Amerikan malı
    Bolivyalı küçük asker
    tüfeğin Amerikan malı.

    Sinyor Barrientos verdi onu sana
    Bolivyalı küçük asker
    Mister Johnson' un armağanı
    kardeşini vurman için
    kardeşini vurman için
    Bolivyalı küçük asker
    kardeşini vurman için.

    Kim bu ölü, bilmiyor musun
    Bolivyalı küçük asker?
    Bu ölü Che Guevara,
    Arjantinliydi Kübalıydı
    Arjantinliydi Kübalıydı
    Bolivyalı küçük asker,
    Arjantinliydi Kübalıydı.

    En iyi dostundu senin,
    Bolivyalı küçük asker,
    yoksulların dostuydu
    doğudan dağlara kadar
    doğudan dağlara kadar
    Bolivyalı küçük asker
    doğudan dağlara kadar.

    Gitarım tepeden tırnağa
    Bolivyalı küçük asker
    yas tutuyor, ağlamıyor
    ağlamak insan işi
    ağlamak insan işi
    Bolivyalı küçük asker
    ağlamak insan işi.

    Sırası değil ağlamanın
    Bolivyalı küçük asker
    ele mendil yakışmaz şimdi
    ele tırpan yaraşır
    ele tırpan yaraşır
    Bolivyalı küçük asker
    ele tırpan yaraşır.

    Para veriyorlar sana
    Bolivyalı küçük asker
    alıp satıyorlar seni
    bu iş zalimin işi
    bu iş zalimin işi
    Bolivyalı küçük asker
    bu iş zalimin işi.

    Vakti geldi uyanmanın
    Bolivyalı küçük asker
    dünya ayağa kalktı
    erkenden doğdu güneş
    erkenden doğdu güneş
    Bolivyalı küçük asker
    erkenden doğdu güneş.

    Doğru yolu tutmaya bak
    Bolivyalı küçük asker
    kolay bir yol değil bu
    kolay değil, düzgün değil
    kolay değil, düzgün değil
    Bolivyalı küçük asker
    kolay değil, düzgün değil.

    Şunu öğrenmen gerek
    Bolivyalı küçük asker
    kardeş dediğin vurulmaz
    kardeşini vurmaz insan
    kardeşini vurmaz insan
    Bolivyalı küçük asker
    kardeşini vurmaz insan.



    Nicolas GUILLEN

    Çeviren : Ülkü TAMER




    -------------------------------------------------


    BİR BARIŞ ŞARKISI
    F.P.R. için

    Dedenin başka dedelerden çaldığı
    o çiçekli California' nın portakal ağaçları altında
    düşlemiştin belki bir zamanlar
    başkanı olmayı ulusunun,
    onurlu bir yurttaş olmayı ya da.
    Dedenin dedesi İtalya' dan
    bir düş yüzünden kaçmıştı belki,
    bir ev, bir yuva ve yeni umutlar kurmuştu
    yeni bir ülkede, Kuzey Amerika' da.

    (Varsayım olabilir bunlar,
    ama sayfalarını okumaya çalışıyorum tarihinin,
    düşlerin gerçekleşmeyecek,
    o ülke mezarını kazdı çünkü
    portakal ağaçlarının çok uzaklarında.)

    Bilmiyordun belki de
    nerede olduğunu Vietnam' ın,
    şimdi her öldüğün yerin,
    yarıda kalmış çocukluğun orada yitirdi
    sağduyu adına ne varsa,
    -bilmiyorum neden, sen de bilmiyorsun-
    orada sarıldın sahici bir silaha,
    gölgelerle, ağaçlarla savaşıyorsun,
    yollar, kayalar, taşlar ve rüzgar
    ve tüten dumanı kendi ateşinin
    ve senin olmayan bir ormanın sessizliği,
    su, sıcak, yağmur ve kurşunlar,
    kendi getirdiğin kurşunlar senin karşında şimdi.

    Olamaz sanmıştın bütün bunlar,
    düş görmüyordun oysa,
    içinde bir şeyler kırılmıştı
    bir şeyler kırmıştı dallarını
    dedenin diktiği portakal ağaçlarının,
    orada olmak isterdin, uzaklarda,
    bir barış şarkısının gölgesinde,
    ama o şarkı kesildi şimdi,
    gelip yıktılar evlerini, yuvalarını, yeni umutlarını
    Vietnam adı verilen ülkenin,
    bu adı hiç duymamıştın belki
    seni yolladıkları o acı güne kadar
    dostlarında birlikte, hiç bir şey söylemeden,
    açıklamadan nedenlerini;
    yolladığın o topraklardasın yine
    ölüyorsun, ölüyorsun, her gün ölüyorsun
    kendi getirdiğin silahların altında.

    D. Fernandez CHERICIAN (Küba, 1940)


    Çeviren : Ülkü TAMER





    ------------------------------------------------------


    KARDEŞİM BİR PİLOTTU

    Bir pilottu kardeşim.
    Güzel bir günde emri geldi.
    Hazır etti çantasını,
    güneye doğru koyuldu yola.

    Bir fatihti kardeşim.
    Yerimiz yoktu yaşamaya.
    Topraklar ele geçirmekti
    öteden beri hayalimiz.

    Kardeşimin fethettiği yer şimdi
    Guadarama dağlarında.
    Boyu tam bir seksen,
    derinliği bir elli.



    Bertolt BRECHT

    Çeviri : A. KADİR - Asım BEZİRCİ





    ----------------------------------------



    MUHAREBE GÖRMÜŞ BİR ADAM ANLATIYOR


    Muharebede ne ölüm korkusu gelir
    İnsanın aklına
    Ne, evi barkı düşünürsün
    Gezin üst kenarın ortasından
    Arpacığın tepesinden
    Beğendiğin yerini seçersin hedefin
    Tetiği elin titremeden çekersin

    Artık karşındaki sana benzemez
    O da küçük bir dükkân işletir memleketinde
    O da karısını sever
    Onun da senin gibi
    Küçük bir çocuğu var
    Aklına bile gelmez
    Artık senin yaşaman için
    Onun ölmesi lâzımdır.






    Necati CUMALI




    ----------------------------------------



    ASKER
    Uykusuz geceler bunlar
    dağ başlarında, nöbette.
    Uzakta, çok uzakta,
    tek tük ışıklarını seçtiğin şehir
    sokaklarında kısık sesle
    şarkılar söylediğin.


    Cevat ÇAPAN





    ---------------------------------


    GAZİ

    Gövdesi çelik, yüzü çocuksu
    yiğitlik ve sevinç doluydu
    aç kurtlar gibi saldıran düşmanı
    öldürmek için yola koyuldu.
    Altı azizler gibi parladı askerde
    alçakgönüllü her yana koştu
    birinci atıldı savaşa
    sonuncu bıraktı.

    Arkadaşları yaydı ününü
    dört yana
    dağlar, ovalar
    hep onu alkışladı.

    Karanlık ve korku diyarında
    yıllarca bir hayvan gibi
    yaşayan bir kahraman
    şimdi bir insan paçavrası,

    Yüzü sapsarı
    saçları omuzlarında
    baktım
    sanki bir zafer anıtı.
    Çakılıp kalmış
    yolun ortasında
    sağ eli
    koltuk değneğine dayalı.

    İncil' den barış ve sevgi üstüne
    bir söylev dinliyordu sırıtarak
    el yerine
    ceketinin boş kolunu sallayarak.

    Markos ÇİRİMOKOS
    (Yunanistan, 1872-1938)

    Çeviren :Y. Boz / Refik Durbaş



    --------------------------------------------



    SAVAŞTA ÖLENLER


    Her yer tıklım tıklım ölü
    Acı boğacak beni boğacak beni
    Otlar yalnızlıktan kupkuru
    Ama suçlu ben değilim ben değilim
    Katillerle bir olmadım olmayacağım da
    Özgür kalacağım işte böyle bir başıma
    Ve insanoğluna bundan sonra da
    Ne ölüm dokuncak ne dirim.



    Paul ELUARD

    Çeviren : A. KADİR / Asım BEZİRCİ



    ---------------------------------



    YENİ ER

    Savaş çıkmıştı
    Orduya aldılar onu
    Tüfek verdiler
    Mermi verdiler
    Süngü verdiler
    Bomba verdiler
    Gaz maskesi verdiler
    Tanımadığı adını bilmediği
    Bütün gereçleri verdiler
    Dağ başında gözcüydü o
    Aşağıda ırmak sanki bir gelin-
    Sanki bir kuş - yeryüzünde akan bir kuş
    Orman koyu yeşil - yeşil - açık yeşil
    Sanki bilgeler arası çağsal toplantı
    Ki mavi söylencelere benzemektedir
    Yarısı görünen göl
    İşte başaklar sallana sallana
    Sürezi yenilemekte evrensel bir devinim
    Hepsi bir severlik içinde sessiz
    Ötelere ulaşmaktadırlar kendi varlıklarından
    Baktı yeni er üstüne başına mırıldandı:
    Peki niye
    Bunca güzelliklere karşı
    Böylesine çirkin giyinmek



    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA




    --------------------------------------------



    SAVAŞA HAYIR

    Halk, dört duvar cenderede,
    Düşünür mü özgürlüğü, karın zil
    Gözlerinde güvercin kanadı,
    Uzatır düşsü duyargalarını;
    Kendi kendilerini görürler.
    Işıklanıverir yollar bir gün:
    Birden, yıkılır kara duvarlar.
    Her varlık yerini alır,
    Çalışan bilekler isteyince:
    Hele de sevi dolu yürekler,
    Barış yazılır gökyüzüne;
    Barış içinde olmalı evren.
    Doğmak da, ölmek de, dostlukla.
    Var olmanın soylu yasası:
    Barış, Sevi. Barış, Sevi. Barış...


    Oğuz TANSEL






    -----------------------------------------

    YOLDA ESİRLER

    Şimdi melûn bir gecedir.
    Bir nöbetçi kürkü gibi simsiyah ortalık,
    ve görünmez, garba giden yollar.
    O görünmeyen yollara,
    dokunaklı bir yağmur yağıyormuş gibi,
    yorgun ayak sesleri dökülmektedir.

    Hepsini tanıyorum onların.
    Aynı topraktan buğday yediler.
    Aynı topraktan taşıdılar saadeti harmanlara
    kucak kucak

    Ve söylediler aynı türküyü;
    güneşin karşısında gerinirken,
    bir zerresine bile
    en harikulâde bir tebessümden fazla
    kıymeti olan toprak.

    Hepsini tanıyorum onların.
    Yıldızlı bir gece altında otlara uzanıp,
    onlardan dinlemiştim bir zamanlar
    anadan doğma hikâyelerini yeryüzünün.
    Hepsi memnun, hepsi genç, hepsi güzeldi.
    Dudaklarında damlası yoktu hüznün.
    Hiçbiri bıkmamıştı yaşamaktan.

    Şimdi melûn bir gecedir.
    Ne gökte bir tek yıldız,
    ne yerde bir tutam ot var.
    Yalnız, o mavi gözleri,
    ve sarışın yüzleriyle
    gençleri ve ihtiyarlarıyle insanlar,
    girmişler içine sıcacık düşüncelerinin,
    garba gidiyorlar,
    garba giden yolda ...



    A. KADİR






    -----------------------------------------


    SİPERDE

    "Cephedekilere ithaf ederim."

    Şimdi sen;
    yolda yolcu,
    denizde rüzgâr,
    gökte ay yürürken,
    kimbilir neler düşünürsün:
    Elinde ağ,
    başında kasket,
    --- bir tasavvur et
    ufuklarda hürsün.

    Anan;
    değneğine dayanmış,
    kolunda bir bağ sepeti,
    kilise yolundadır.

    Baban;
    dudaklarında gemici türküsü,
    saçlarında rüzgâr,
    birşeyle meşgul.

    Bakarak başı üstünde uçan martılara,
    hiç kimsenin düşünmediğini söyler
    mavi göklere doğru bağıra bağıra,
    yuvarlak yüzlü bir çocuk.

    Ve karın;
    deniz suyu ile taranmış başı,
    rüyalı bir gecenin sabahında
    siler evinin camlarını
    güneşe karşı.



    A. KADİR






    -------------------------------------------

    KOĞUŞ

    Tekmil koğuş uyudu şimdi.
    On bir nöbetçisi,
    belki dört defa saydı uyuyanları.
    Sonra kendi kendine bile görünmeden,
    o kadar yorgun ve bitkin
    yere çöktü.

    Artık herkes başka uykuda.
    Hüseyin onbaşı,
    çıplak yolunda yürür Avanos' un.
    Beyşehir' li Ahmet,
    bir tas ayranla çıkarır yorgunluğunu
    talim yerinin.

    Nalbant İsa,
    bir dağ ortasında oturmuş,
    ev ekmeği yer.

    Maksut çavuş çarşıdadır.
    Merzifonlu tarlada.
    Çorumlu türkü söyler Karacaoğlan' dan.

    Biride bizim Darendeli,
    gerine gerine bir şeyler oluyor,
    hiç utanmadan.

    A. KADİR
    1940, Diyarbakır




    -----------------------------------------------



    ASKERLER ŞARKI SÖYLEYEMEZ

    Başçavuş! Başçavuş!
    Nasıl istersin şarkı söylememizi,
    kısılmışken sesimiz
    sıla özlemiyle?

    Emrediyorsun, gözdağı veriyorsun,
    ama şarkı söylemek istemiyor canımız.
    Bırak da dinlemeyelim emrini,
    bu yıl baharın ovalara getirdiği
    acının lavları akıp gitsin, bırak,
    renkli oyunlarda kaybolsun...

    Başçavuş! Başçavuş!
    Askerler şarkı söylemez.
    Uyarlar ancak
    sessizce emirlere,
    göğüslerine dayıyarak
    tüfeklerini temizlerler.
    Ama iyi bilesin:
    Şarkı söylemez askerler!

    Kostas KOVANİS (Yunanistan, 1930)

    Çeviren : Ahmet YORULMAZ



    --------------------------------------------



    DEVAMI GELECEK.
    SAYGILAR
     
    zhu.zhq ve MeTaLLiCaT bunu beğendi.
  9. NEFELIS
    Offline

    NEFELIS Üye

    Katılım:
    31 Mayıs 2006
    Mesajlar:
    422
    Beğenileri:
    43
    Ödül Puanları:
    0
    7 Kurşunla İstiklal Marşı

    Hakan Evrensel emekli bir subaydir. Güneydogu Anadolu'da terörle

    Mücadele etmistir. Evrensel daha sonra istifa ederek, Güneydogu
    Öyküleri-1,2,3 adli üç kitap yayinlamistir.
    Bu kitapta subay, doktor, hakim, savci, er Güneydogu Anadolu'da
    emperyalizmin isbirlikçisi PKK'ya karsi mücadele edenlerin mücadele

    anilari anlatilir. Üç kitap ta defalarca basilmistir. Simdi üç cilt
    bir arada "Güneydogu Öyküleri" adi ile yayinlandi. Ogullarinin
    yigitligini anlamak isteyen bir milletin okumasi gereken bir kitaptir

    Evrensel'in kitabi. Bütün kitapçilarda bulmak mümkün. Size bu
    kitaptan bir hakimin anilarini aktarmak istiyorum.
    Güneydogu'nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe disindaki
    lojmanindan görünen karakolun bir gecesini söyle anlatir:



    "Lojmanimizin balkonundan o karakol görünürdü. Yaklasik bir aydir her
    istihbarat kaynagindan karakolun basilacagi haberi geliyordu. Üstelik
    baskinin simdiye kadar yapilanlardan çok daha büyük olacagi
    söyleniyordu.

    Yakin birliklerden timler getirildi, karakolun etrafina mayinlar
    dösendi, agir silahlarla takviyeler yapildi ve baskin beklenmeye
    baslandi. "En son gelen istihbaratta baskinin saati ve baskina
    katilacak terörist sayisi bile veriliyordu. 22:10, 500 terörist. Karakol o gün basilmadi.
    "Bir günsonra, bildirilen saatte cehennem basladi. Balkonumuzdan izledigim
    dehset dolu manzarada, daire haline gelmis teröristlerin, dairenin
    ortasina, gecenin karanliginda atesleri parildayan silahlari ateslediklerini görüyordum.
    Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladigi yerde oldugunu biliyorduk.
    Tam anlamiyla çember içine almislardi. Lojmandan ayrilip dogruca
    jandarmanin binasina gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden
    durumlarini bildirmelerini istiyor; dis emniyette bulunan timler de
    bu çagrilara cevap veriyor, havan ve uçaksavar atesi istedikleri
    yerleri de tarif ediyorlardi.

    "Bir süre sonra telsiz konusmalari, timlerden birinin üzerine yogunlasti.
    Timden bir türlü cevap alinamiyordu. Üst üste, defalarca çagri
    yapiliyor ancak bir türlü timle irtibata geçilemiyordu. Konusmalari
    takip eden askerler timden ümitlerini kesmislerdi. Ama bir yandan da çagrilar devam

    ediyordu. Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu:
    "Yaralilarim var, yaralilarimi alin."
    Tüylerimiz diken diken olmustu. Hemen cevap verildi. "Tamam Suat 3,
    sakin olun, az sonra birlik çikacak. "Ilk yarali haberi, bu
    saatlerdir aranan timden gelmisti. Tim komutani konusurken arkadan silah sesleri
    duyuluyordu.
    Herkes bu sözler üzerine yorum yapiyordu. Telsizin basindaki tim
    komutanlarindan biri, bu timde sehit oldugundan emindi. Merkezden
    tekrar çagri yapildi. "Suat 3 , irtibati kesme. Sakin olun!" Cevapta
    bir degisiklik olmadi :

    "Yaralilarim var. Kan kaybediyorlar. Yaralilarimi alin!" "Ve tam bir buçuk
    saat, beser dakika arayla Suat 3 kodlu timle muhabere aynen bu
    sözlerle sürdü : "Yaralilarimi alin" , "Sakin olun, geliyoruz.
    "Hepimiz o time kimsenin yardima gidemeyecegini çok iyi biliyorduk.
    Karakola düsen mermi sayisinda azalma olmuyor, aksine, takviye alan
    teröristler baskinin siddetini gittikçe arttiriyorlardi. Kimsenin,
    degil karakolun disina çikmak, mevzi degistirebilecek firsati dahi
    olmadigi apaçikti. "Bir süre sonra, Suat 3'ün telsizinden hirs dolu
    kelimelerini isittik:

    "Hemen gelip yaralilarimi almazsaniz, karakola dönüp bölügü tarayacagim.
    "Hepimiz sok olmustuk. Hemen tabur komutani devreye girdi. Hemen
    hemen Ayni sözcüklerle tim komutanina sakin olma çagrisi yapti. Ama
    ise yaramiyordu. Tim komutani "Yaralilarimi alin!" disinda baska bir
    sey demiyordu. Tabur komutaninin da telsizi birakmasiyla, bir saat
    kadar daha tim komutanindan ses çikmadi. Birer dakika arayla yapilan
    yogun çagrilara

    cevap vermedi. Hepimiz tim komutaninin da sehit oldugunu düsünüyorduk. Içim
    burkuluyor, basim dönüyor, tanik oldugum bu anlardan nefret ediyordum.
    Telsizin basina tim komutaninin okuldan devre arkadasi geldi. Son bir
    ümitle eline mikrofonu alip, cevap beklemeden, telsizin kodlarini da
    kullanmadan, konusmaya basladi: "Devrem ben Hüseyin. Geçmis olsun
    devrem.
    Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çikti. Sana dogru
    geliyorlar. Devrem aman pes etme olur mu?"

    "Telsizin mandalini birakip beklemeye basladi. Hepimiz Motorola
    marka,duvara monteli telsiz cihazinin hoparlör kismina gözlerimizi
    dikmis bekliyorduk. Ve konustu : "Devrem, bölük komutani nerde?"
    Hepimiz derinbir"Oh!" çektik.
    Telsizden, "Izinde devrem" yaniti verildi. Suat 3 ,
    artik tükenen bir sesle konusmayi sürdürdü: "Ne olur yaralilarimi
    alin. Bende yaraliyim. "O ana kadar kendisinin de yarali oldugunu söylememisti.

    Hepimizdonup kalmistik. Telsizin basindaki devre arkadasi da bu sözü üzerine
    mikrofonu firlatti ve odadan çikti. Ben kapinin hemen esiginde ayakta
    duruyor,duyduklarim ve gördüklerimle bir tarihe taniklik ettigimi
    düsünüyordum. "Ben de yaraliyim" dan sonra yine ses kesildi. Sabaha
    kadar hiç konusmadi Yüzlerce kez yapilan çagrilara cevap vermedi.
    Artik onun sehit olduguna ben de inanmistim. "Gün agarirken hepimiz
    yorgun düsmüs, telsizden yapilan "Suat 3, Konusan Suat, Cevap ver!"
    çagrisindan bikmis halde bir kösede yigilmisken,
    birden telsizin mandalina basildigini fark ettik. Telsizden silah
    sesleri geliyordu. Ve on on bes saniye sonra hayatim boyunca
    unutamayacagim bir Istiklal Marsi dinlemeye basladim. Mandala sürekli
    basildigi için bütün telsizlerin konusma imkani durmustu. "Çatismanin
    altinda yarali bir tim komutaninin, makamiyla söyledigi Istiklal
    Marsi'ni dinliyordum. Gözlerim dolmustu. O ana kadar duydugum en güzel
    Istiklal Marsi'ydi.

    Birinci dörtlügü bitirdi. Ikinci dörtlükte sesi çatallasti. Kelimeler
    uzadi. Ama marsi söylemeyi birakmadi. Bozuk bir ses tonuyla, kendini
    zorlayarak okumaya devam etti. Marsi bitirdiginde, ben de bitmistim.
    Hemen orayi terk ettim."

    Bir daha onun sesini hiç duymadim.
    Toplam 22 sehidin verildigi o baskin gecesinde, vücuduna saplanmis 7
    merminin acisiyla söyledigi Istiklal Marsi'ni ruhuma isleten tim
    komutaninin ölmedigine ise hala inanamiyorum."Hakimin anilari burada
    sona eriyor. Iste benim Türk subayindan anladigim budur. Vücudunda
    yedi mermi oldugu halde makami ile istiklal Marsi söyleyen adamdir.
     
    redbaron_, zhu.zhq, prontobasso ve diğer 1 kişi bunu beğendiniz.
  10. hsd
    Offline

    hsd Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2005
    Mesajlar:
    2.582
    Beğenileri:
    300
    Ödül Puanları:
    93
    nefelis duygu yüklü bir yazıydı teşekkür ederim helede son satırları
     
  11. OdnamoK
    Offline

    OdnamoK Özel Üye

    Katılım:
    30 Haziran 2006
    Mesajlar:
    460
    Beğenileri:
    122
    Ödül Puanları:
    0
    Bu yiğitlerimizi oralarda yalnız bırakan siyasi iradeye yazıklar olsun.

    KOMANDO OLMAK
    Olur ya bir çatışmada ölürsem
    Arkamdan yas tutmayın
    Bırakın toprağımda rahat içinde yatayım
    Bedenimden komandomu çıkarmayın
    Onlar benim gururumdur
    Ölünce kefenim olacak
    Başımdan mavi beremi çıkarmayın
    O benim şanım şerefim olacak
    Ayağımdan botlarımı çıkarmayın
    Onlar nice yollar aşacak
    Şehit olursam Sırat Köprüsü'nden geçecek
    Elimden tüfeğimi almayın
    O benim mezarıma sembol olacak
    Yaramın kanını silmeyin
    Ahirette hesabı sorulacak
    Göğsümden kör kurşunu çıkarmayın
    O benim madalyam olacak.

    (Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya Gülyaman)

    Not: Bu dizeler, 12 Aralık 1993 günü saat 21.00'de Hakkari-Çukurca-Üzümlü sınır karakolunda şehit düşen Jandarma Komando Onbaşı Zekeriya Gülyaman'ın üzerinden çıkmıştır. Allah rahmet eylesin.
     
  12. BaMbAmBaM
    Offline

    BaMbAmBaM Üye

    Katılım:
    14 Ekim 2006
    Mesajlar:
    224
    Beğenileri:
    27
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    ENDÜSTRİ MÜH. ÖGRENCİ
    yazıları okurken tüylerim diken diken oldu çok güzel başlıklar size teşekkürü bir borç bilirim :D
     
  13. karathunn
    Offline

    karathunn Üye

    Katılım:
    2 Mart 2007
    Mesajlar:
    37
    Beğenileri:
    6
    Ödül Puanları:
    0
    Meslek:
    öğrenci
    Yer:
    izmir
    TANRI TÜRK'Ü KORUSUN
     
    HeavyDuty bunu beğendi.
  14. boxer
    Offline

    boxer Üye

    Katılım:
    27 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    372
    Beğenileri:
    55
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    istanbul
  15. prontobasso
    Offline

    prontobasso Üye

    Katılım:
    18 Ekim 2009
    Mesajlar:
    440
    Beğenileri:
    318
    Ödül Puanları:
    73
    Yer:
    İstanbul
    Ne mutlu ki sizin gibi bilinçli yürekli vatansever ve duygulu sporcular yetişiyor bu ülkede,
    Bu başlığı açtığınız için teşekkürler hepinize.
     
  16. estetik fenomen
    Offline

    estetik fenomen Üye

    Katılım:
    15 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.122
    Beğenileri:
    614
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    istanbul
    Bu Bayrak Dalgalanacak

    Tarihler yazdı yinede yazacak
    Türk unutmadı unutmayacak
    Ceddini, şehidini hep anacak
    Bu bayrak semada dalgalanacak

    Gök al beyazla aydınlanacak
    Yurdumda ışığı sönmeyecek
    Gücü şehit kanı tükenmeyecek
    Bu bayrak semada dalgalanacak

    Ülkemin şanlı yıldızı olacak
    Baktıkça tarihler canlanacak
    Yanlış bakanlar kahrolacak
    Bu bayrak semada dalgalanacak

    Kuvvet birikse güç yetmeyecek
    Adına şanına leke gelmeyecek
    Ateşleri görse de yanmayacak
    Bu bayrak semada dalgalanacak

    Sonsuza kadar onun bu gökler
    Bu vatan bizim, bizim kalacak
    Ordumuz milletimiz tek yürek
    Bu bayrak semada dalgalanacak

    Şebnem Gürsel
     
    adamkral, dht ve zhu.zhq bunu beğendi.
  17. Kasva
    Offline

    Kasva Üye

    Katılım:
    11 Ocak 2011
    Mesajlar:
    30
    Beğenileri:
    27
    Ödül Puanları:
    28
    Cinsiyet:
    Bay
    Meslek:
    İcra Memuru
    Yer:
    Sakarya
    Allah tüm şehitlerimizden ve gazilerimizden razı olsun, bizleri de şehitlerimizin şefaatlerine nail eylesin.
     
  18. estetik fenomen
    Offline

    estetik fenomen Üye

    Katılım:
    15 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.122
    Beğenileri:
    614
    Ödül Puanları:
    0
    Yer:
    istanbul
    Sakarya Türküsü

    İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
    Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
    Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
    Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
    Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;
    Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.
    Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kâinat;
    Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
    Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
    Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
    Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
    Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
    Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
    Sırtına Sakaryanın, Türk tarihi vurulur.
    Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
    Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük! ..

    Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!

    Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?

    İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.

    Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,
    Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
    Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan.
    Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
    Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
    Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
    Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
    Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
    Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
    Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
    Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!
    Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
    Sakarya, kandillere katran döktü geceler.

    Vicdan azabına eş, kayna kayna Sakarya,

    Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!

    İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;

    Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
    Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
    Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
    Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!
    Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
    Sakarya, sâf çocuğu, mâsum Anadolunun,
    Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
    Sen ve ben, gözyaşiyle ıslanmış hamurdanız;
    Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
    Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
    Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
    Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
    Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!

    Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

    Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! ..

    (1949)

    Necip Fazıl Kısakürek
     
    sultanmehmed ve Demirgan bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş